Hukukun Temel Kavramları

Ünite 1: Kurallar, Devlet ve Hukuk

Kurallar Bütünü Olarak Hukuk

İnsan davranışları istenç dışı ya da istence dayalı olarak
yapılması dolayısıyla ikiye ayrılabilir. Pek çok
davranışımız istence dayalı olarak oluşur. Çünkü akıl
yürütme, hedef belirleme, karar alma gibi süreçlerden
sonra davranışta bulunuruz. İstence dayalı davranışlara
“eylem” denebilir.
Kurallar, eylemlerimizi belirleyen ölçütlerdir. Belli
durumlar karşısında ne yapıp yapmayacağımız kurallara
göre belirleriz. Ancak kurallara uymayı ya da uymamayı
kendimiz seçeriz. Kurallara uymamanın karşılığında
cezalandırılıp kınanabileceğimiz gibi yalnızca suçluluk
hissedip vicdan azabı duymamız da mümkündür.
Toplumsal yaşam belli kurallara muhatap olmak anlamına
gelir. Farklı kaynaklardan ortaya çıkan her çeşit kural
hayatı ve davranışları yönlendirir. Bu kuralların varlığı,
eğitim ve sosyalleşme sürecinde zamanla öğrenildiğinden,
çoğu zaman zorunlu ve doğal olarak görülür.
Kurallar, genel itibariyle dört kategoride incelenebilir:
• Ahlak kuralları
• Din kuralları
• Örf ve adet kuralları
• Hukuk kuralları
Ahlak kuralları, nasıl davranacağımıza ilişkin sorulara
değer yüklenmiş normlar vasıtasıyla cevaplanması sonucu
ortaya çıkar. Bunu kendine has bir “iyi” anlayışı
çerçevesinde şekillendirir. Bu iyiyi gerçekleştirmek için
hangi ilke veya kuralları izlememiz gerektiğini söyler.
Betimsel ahlak, bir toplumda hâlihazırda var olan, uyulan
ahlak kurallarını ifade ederken, normatif ahlak uyulması
gereken davranış kurallarını ifade eder. Her toplum ya da
grubun kendine has ve üyelerinden bağımsız oluşturulmuş
bir ahlakı vardır. Bu nedenle ahlaki yargılar öncelikle
toplumdan öğrenilir. Fakat zamanla bu durum değişip kişi
kendi ahlak kurallarını da oluşturabilir. Ancak her zaman
için bireysel ve toplumsal iki uç arasında kalacaktır. Ahlak
kurallarına uyulmadığı takdirde kişi bireysel olarak vicdan
azabı gibi huzursuzluk yaşayabilir; toplumsal olarak
başkaları tarafından kınanabilir, dışlanabilir.
Din kuralları, dinin evrene, insana ve toplumsal yaşama
ilişin tanımlamalarından hareketle mensubu olanların nasıl
davranacağını belirler. Dinler, insanoğlunun binlerce yıldır
sorageldiği “Dünya nasıl var oldu?”, “Ne için
yaşıyorum/yaşamalıyım?”, “Ölümden sonra hayat var
mı?” gibi sorulara çeşitli cevaplar sunar.
Tanrı veya doğaüstü güçlerle olan ilişki, çoğunca tapınma
adı verilen bireysel veya kolektif ritüellerle kurulur. Din
kurallarına uyulmamasının yaratacağı azap ve gazap bu
kuralların yaptırımıdır. Bununla birlikte, dini kurallar ihlal
edenler insanlar eliyle de cezalandırılabilir. Din adına
hareket ettiğini söyleyen kişiler güç kazanıp iktidar
olurlarsa kurdukları devlet büyük ihtimalle teokratik
devlet olacaktır. Fakat devletin koyduğu ya da iktidarın
koyduğu kuralların “hukuk kuralları” olduğu
düşünüldüğünde bir din devletinde kurallar iktidar
tarafından konacağından bu bağlamda dine dayalı bir
hukuk düzeni olduğu söylenebilir.
Örf ve adet kuralları, başlangıcı bilinmeyecek kadar
eskiden beri uygulanana gelen kurallardır. Toplumda bu
şekilde hareket edilmesi yönünde bir inanç bulunur. Daha
çok modernleşmemiş toplumlarda görülür. Geniş haline
gelenek, dar haline de töre denir. Genel itibariyle ahlak ve
din kurallarıyla iç içe geçmiştir. Dinden ve toplumsal
pratiklerden bağımsızlaştığını düşündüğümüz durumlarda
bile ahlaki yargıların izlerini dinî düşünceye ve kültüre
dayandırmak mümkün olacaktır.
Hukuk kuralları da diğer tip kurallar gibi bazı
davranışları emreder, bazılarını da yasaklar. Gündelik bir
tabirle, bir kural devlet tarafından konulmuşsa hukuk
kuralıdır. Bu durumda hukuk kurallarını diğer kurallardan
ayıran özelliğin, kuralın koyucusu tarafından yapılan
belirlemeye bağlı olduğunu söylenebilir. Bir anlamda
devlet ve hukuk birbirini oluşturur. Hukuku uygulamakla
görevli kişi ve kurumlar bu kuralların ahlakiliğini
tartışmazlar. Devletin çıkardığı kuralları hukuk kabul
ederek eylem ve kararlarına dayanak ve gerekçe yaparlar.
“Hukuk kuralı,” “merkezi siyasal iktidar,” “devlet”
kavramlarının taşıdığı zorunlu bir anlam örgütlü
yargılamadır. Yargılama, bir eylemin bir kurala uygun
olup olmadığını belirlemedir. Hukuktan ve devletten
bahsedildiğinde, bu yargılama örgütlenmiş, kurumlaşmış,
egemenlik alanının tamamında etkin, sürekli ve düzenli bir
şekilde karşımıza çıkar. Bu bağlamda bir devletin egemen
bir güç olması, iktidar iddiasında bulunduğu sınırlar
içerisinde yargılama yapabilmesine ve sadece merkezi
siyasal iktidarın bu yetkiyi kullanıyor olmasına bağlıdır.
Devletin örgütlü yargılama faaliyeti mahkemelerde icra
edilir. Mahkemeler, devlet tarafından yaratılan hukuk
kurallarına fiilen uyulup uyulmadığını belirler. Suç
oluşturduğu kabul edilen eylemlerde devlet, aynı zamanda
davacı konumundadır. Dolayısıyla suç işlediği düşünülen
kişinin mahkemece yargılanması süreci, yine devlet
tarafından yönetilir.

Zor Kullanma Olarak Hukuk

Devlet varlığını zor kullanmaya borçludur. Devletin
kurulması ve iktidarın güçlenmesi sonrasında, zor
kullanma istisnai bir nitelikmiş gibi görünür. Zira devlet
sürekli ve görünür şekilde zor kullanıyor ise ya iktidarını
tam olarak sağlayamamıştır ya da bir meşruiyet sorunu
bulunmaktadır.
Olağan dönemlerde devlet, çeşitli aygıtlarla zor
kullanmayı en aza indirmeyi hedefler. Ne var ki her kural
ihlali, devletin zor kullanma gücünün özellikle kuralları
ihlal edenler tarafından hissedilmesine neden olur.
Devletin zor kullanma gücü hukuka uyulduğu sürece pek
hissedilmez. Hukukun gerekleri yerine getirilmedikçe zor
kullanma gücü giderek artar.

Yaptırım

Devletin hukuk kurallarına uyulmasını sağlamak amacıyla
kuralların ihlali durumunda, ihlal eden kişilerin
istemedikleri bir durumla karşı karşıya bırakılmalarına,
yaptırım adı verilir. Kısaca, hukuk düzenine aykırı
durumlara hukukun verdiği tepkidir. Her kural türü şöyle
ya da böyle bir yaptırıma sahiptir. Hukukta yaptırım, ihlal
edilen hukuk kuralını niteliğine ve hukuka aykırılığın
gerçekleşme tarzına göre değişir. Hukuk, kendi kurduğu
düzenin devamını öngördüğüne göre, bu düzene ait
olmayan bir eylem, en basitinden, hukuk tarafından
tanınmayacaktır.
Yaptırım dört kategoride incelenebilir:
• Ceza
• Cebri icra
• Tazminat
• Geçersizlik
Ceza, Türk Ceza Kanunu ile özel cezai düzenlemeler
içeren kanunlar çerçevesinde verilen hapis cezası ve adli
para cezası gibi cezaları içerir. Ceza mahkemelerinin suç
sayılan eylemler için yaptırım olarak öngördüğü cezalar,
hapis cezası ile adli para cezasıdır. Hapis cezası, suçun
niteliğine göre “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”,
“müebbet hapis cezası” ve “süreli hapis cezası” olarak
belirlenebilir. Bir yıl ve daha az süreli hapis cezaları “kısa
süreli hapis cezası” olarak kabul edilir. Kısa süreli hapis
cezaları daha sonra para cezasına çevrilebilir. Türk hukuk
sisteminde hâlihazırda idam cezası yoktur, 2002 yılında
kaldırılmıştır.
Cebri icra, kelime anlamı itibarıyla, zorla yerine getirme
demektir. Hukukta kişiler tarafından yerine getirilmeyen
yükümlülüklerin, devlet eliyle zorla gerçekleştirilmesi
anlamına gelir. Bu yükümlülükler gerçekleştirilirken
kolluk kuvvetlerine ihtiyaç duyulabilir.
Tazminat, genellikle, zararın parasal değerine karşılık
gelen bir ödeme yükümlülüğüdür. Bir kişi hukuk
kurallarına aykırı hareket etmek suretiyle bir başkasına
zarar vermişse zararın giderilmesi, tazmin edilmesi
gerekir. Tazminat, borç ilişkisinin koşullarına
uyulmamasının yanında, hukukta “haksız fiil” adı verilen
eylemlerden de doğabilir. Haksız fiil, hukuka aykırı
kusurlu bir eylemle bir başkasına zarar verilmesidir. Aynı
zamanda devlet, devlet görevlilerinin görevleri nedeniyle
yapmış oldukları eylemlerle vatandaşlara verdikleri zararı
tazmin etmekle yükümlüdür. Ayrıca bir kişi, hukuka aykırı
kusurlu eylemiyle, bir başka kişiye, ortada maddi bir zarar
olmasa da, acı veya ıstırap çektirmiş olabilir. Bu durumda
manevi tazminat istenebilir.
Geçersizlik, hukuki işlemin tayin ettiği kurucu unsurların
yokluğu durumunda ortaya çıkar. Bazı durumlarda ise
hukukî işlemin tamamlanmış sayılması için gerekli sayılan
bazı koşulların gerçekleşmemiş olması, bu işlemlerin
geçersiz sayılmasını gerektirir.
Hükümsüzlük (butlan, mutlak butlan), hukuki işlemin
geçerlilik şartlarından kamu düzenini ilgilendirdiği kabul
edilenlerin gerçekleşmemesi durumunda ortaya çıkar.
Yokluk durumunda işlemlerin hukuk dünyasında hiçbir
zaman var olmadıkları kabul edilirken, hükümsüzlükle
geçersiz olan işlemler vardır, hukukî işlem olarak varlık
kazanmışlardır. Ancak baştan itibaren geçersiz oldukları
kabul edilir. Tarafların anlaşması veya zamanın
geçmesiyle işlem geçerli hâle gelmez. Bir dava sırasında
işlemin bu niteliği fark edilirse, hâkim kendiliğinden bu
durumu dikkate alır.
İptal edilebilirlik (nisbî butlan) durumunda ise işlemin
yapılmasında ortaya çıkan hukuka aykırılığın nispeten
daha hafif olduğu kabul edilir. Bu durumda hukukî işlem
varlık kazanmış ve hukukî sonuç doğurmaya başlamıştır.
İptal edilebilir hukukî işlemler, kendiliğinden geçersiz
olmamakla birlikte, taraflardan birisinin talebiyle iptal
edilebilir.

Düzen ve Değer Olarak Hukuk

Ahlak ve din gibi diğer normatif sistemlere paralel olarak
hukuk, içinde yaşadığımız evreni anlamlandırır. Hukuk
egemenlik iddiasında bulunduğu sınırlar çerçevesinde
olayları ve nesneleri kendince isimlendirir. Bu olaylar ve
nesneler arasında çeşitli ilişkiler kurar. İnsan eylemlerini
sınırlandırır, bir kısmını yasaklar, bazı eylem tiplerini
emreder. Hukuk, yasaklarken ya da emrederken bazı değer
yargılarına dayanır. Böyle yapmakla, nesneler, insanlar ve
eylemler arasında belli bir hiyerarşi öngörür. Bazı
eylemleri meşru, bazılarını gayrimeşru ilan eder. Zaman
zaman sadece eylemleri değil, bazı insanları hatta
nesneleri bile istenmeyen veya kötü olarak kabul edebilir.
Hukukun bir düzen ve değer sistemi oluşu, süregiden bir
hukuk uygulaması çerçevesinde alışkanlıkla
sürdürdüğümüz eylemler söz konusu olduğunda pek fark
edilmeyebilir.

Hukukun işlevleri

Nerede toplum varsa orada hukuk vardır. Hukukun
işlevleri dört kategoride incelenebilir:
• Barış
• Güvenlik
• Eşitlik
• Özgürlük
Barış, hukukun ve devletin, insanlar arasındaki kuralsız,
ölçüsüz ve acımasız bir kavga, mücadele ve savaş
durumunu yine şiddet kullanarak bastırması ve kurala
bağlamasıyla sağlanmış olur.
Güvenlik ise hak ve özgürlükleri güvence altına alan
kuralların ihlali etkin bir şekilde yargılama konusu
yapılabilmesi ve yaptırımlar vasıtasıyla kuralların
mümkün olduğunca az ihlal edilmesinin sağlanabilmesi ile
ilgilidir. Bu sayede hukuk düzeni altında yasayan
insanların can ve mal güvenliği büyük ölçüde güvenliğe
kavuşmuş demektir. Bunun anlamı, insanların gündelik
yaşamlarını sürdürürken kendilerini daha az tehdit altında
hissetmeleri, bunun sonucu olarak da daha mutlu bir hayat
sürdürebilmeleri olanağıdır.
Eşitlik, kuralların genelliği ile ilişkilidir. Aynı durumda
bulunan insanların aynı muameleye tâbi tutulması
sonucunu doğurur. Bir hukuk düzeni, bir kişinin arzuladığı
şekliyle adil ve ahlaki olmasa bile adaletin en basit formu
diyebileceğimiz eşitlik, genel kurallar vasıtasıyla
sağlanmış olur. Hukukun sağladığı bu eşitliğe verilen ve
sıklıkla karşılaşılan isim “kanun önünde eşitliktir.”
Özgürlük ise hukuksuzluk durumunda insanlar arası
ilişkilerin ölçüsüz bir savaşa dönüşeceğiyle ilişkilidir.
Devletin ve hukukun getirdiği sınırlamalar çerçevesinde
sahip olunan özgürlük, hukukun bulunmadığı durumda
sahip olunabilecek özgürlükten çok daha fazladır. Zira
hukukun bulunmadığı durumda insanlar kendilerini daima
tehdit altında hissederler ve bütün enerjilerini kendilerini
korumaya yönlendirirler. Üstelik güçsüzler, kendilerini
korumaktan aciz oldukları için, başkalarının kölesi hâline
gelirler. Sürekli korku hâli, başkalarını egemenlikleri
altına alan güçlüler için dahi geçerlidir.

Ünite 2: Hukukun Uygulanması

Hukukun Uygulanması

Hukukun uygulanması yargı örgütünü oluşturan yargı
organlarının kararlarına gerekçe ve dayanak yapacakları
hukuk kurallarını kullanmaları anlamına gelir. Hukuk
kurallarının uygulanmasında en büyük rol kamu
görevlilerinindir.
Yargı organları bakmakta oldukları davalarda kararlarını
hukuka dayandırmalı ve hukuk kurallarını uygulamalıdır.
Yargılama ve yaptırımların hayata geçirilmesi, geniş
anlamıyla hukukun uygulanmasıdır.

Hukukun Kaynakları

Yargı organları kararlarını, hukuka dayanan, hukuktan
kaynaklanan, hukukun gerektirdiği kararlar olarak
sunarlar. Ancak hukuk kurallarına uymamak ve hukukun
kaynaklarının ihmal edilmesi aykırılık oluşturacaktır. Bazı
kaynakların kullanımı zorunlu ve bağlayıcı iken
bazılarının bağlayıcı olmadıkları gibi kararlara ilişkin
gerekçe gösterilme zorunluluğu bile yoktur.
Kaynaklar iki şekilde sınıflandırılabilir:
• Asli Kaynaklar
• Tali Kaynaklar

Asli Kaynaklar

Asli kaynaklar, zorunlu nitelikteki kaynaklardır ve iki
farklı şekilde gruplandırılabilir:
• Yazılı Hukuk Kuralları
• Yazılı Olmayan Hukuk Kuralları
Yazılı Hukuk Kuralları: Hukuk kuralları hukuk, kanun ya
da mevzuat olarak da isimlendirilen devlet tarafından
çıkarılmış tüm kuralları kapsar. Kanunların yanında çeşitli
hukuk kuralları da hukukun işleyişinin önemli unsurları
arasında yer alırlar. Bu normlar
hiyararşisi;
• Anayasa,
• Temel hak ve özgürlükler alanındaki uluslararası
antlaşmalar,
• Kanun hükmünde kararnameler,
• Tüzükler ve
• Yönetmeliklerdir.
Anayasa: Hukuki düzenlemeler ve örgütlenmeler, ucu
Anayasaya kadar giden bir varlık zincirinde yer alırlar.
Bütün hukuk sistemi Anayasaya dayanır. Anayasa bazen
devleti düzenleyen, bazen dizginleyen, bazen de sınırlayan
bir güçtür. Anayasa, devletin temel kuruluşunu, işleyişini,
iktidarın el değiştirmesini ve iktidar karşısında bireylerin
özgürlüklerini düzenler.
Şu anda geçerli olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,
1982 Anayasasıdır. Anayasal düzendeki köklü değişiklere
olağanüstü durumlarda rastlanır. Anayasa değişiklikleri
çok sık yapılmamaktadır. 1921, 1924, 1961 ve 1982 tarihli
anayasalar bugüne kadar olan Türkiye Cumhuriyeti
Anayasalarıdır.
Anayasalar;
• Sert ve
• Yumuşak anayasalar olmak üzere ikiye ayrılır.
Yumuşak anayasalar, olağan kanunların yapılma usulüne,
özellikle de toplantı ve karar yeter sayılarına tabidir. Bu
nedenle meclis çoğunluğunu ele geçirenler tarafından
kolaylıkla değiştirilebilirler.
Sert anayasalarda ise değişikliğin gerçekleşmesi için çok
daha fazla meclis üyesinin olumlu oy vermesi gerekir.
Türkiye Anayasası, sert bir anayasadır.
Anayasa değişiklikleri Meclis tarafından yapılır. Toplantı
yeter sayısı, toplantının başlayabilmesi için bulunması
gereken asgari üye sayısıdır. Karar yeter sayısı ise karar
verilebilmesi için gerekli asgari oy sayısıdır.
Anayasa’da değişiklik yapılabilmesi için, Meclis üye tam
sayısının en az üçte biri, yani 184 milletvekilinin yazılı
teklifte bulunması gerekir. Teklif gizli oy usulü ile oylanır.
Teklifin kabul edilebilmesi için üye tam sayısının en az
beşte üçünün yani 330 milletvekilinin kabul oyu
kullanması gerekir. Kabul edilen teklif Cumhurbaşkanına
gönderilir. Kabul sayısı beşte üçü ile üçte ikisi (367) veya
(330-366) arasında ise Cumhurbaşkanı değişikliği
onaylayamaz. Diğer durumlarda Cumhurbaşkanı teklifi
onaylayabilir, halk oyuna sunabilir veya yeniden
görüşülmek üzere Meclise iade edebilir.
Anayasa hükümleri herhangi bir yargı organı tarafından
maddi denetime tabi tutulamaz. Dolayısıyla anayasa
içerikleri de denetlenememektedir.
Kanun: Yasama organı tarafından kanun ya da yasa
ismiyle yapılan hukuk kurallarıdır. Yasama organı,
devletin üç temel erki olan yasama, yürütme ve yargıdan,
yasama erkini kullanan kurumdur. Türk hukukunda
yasama organı TBMM’dir.
Kanunlar, Anayasa ve TBMM İç Tüzüğü ile belirlenen
usül çerçevesinde yapılırlar. Kanunlarda değişiklik
yapılması için yine bir kanun çıkarılır.
Kanunlar ilgilendirdikleri kişiler için genel, zaman
açısından ise sürekli olmalıdır. Genellik, kanunların belirli
kişi veya kişilere ilişkin olmamasıdır. Süreklilik ise
kanunların yürürlükte oldukları sürece uygulanabilir
olması anlamına gelir.
Kanun yapmaya yetkili tek organ TBMM’dir. Mevcut
anayasaya göre TBMM seçimleri 4 yılda bir yapılır ve
TBMM 550 milletvekilinden oluşur. Kanun yapımı süreci
de, kanuna ilişkin önerinin Meclise sunulmasıyla başlar.
Bu öneri ya milletvekillerinin hazırladığı bir kanun
teklifidir ya da hükümetin (bakanlar kurulunun)
hazırladığı kanun tasarısıdır. Bu öneriler meclis
başkanlığına, oradan ilgili komisyonlara havale edilir.
Komisyonlar milletvekillerinden oluşur. Teklif veya tasarı
milletvekillerince oylanır ve sonuç meclise sunulur.
Meclise gelen öneri meclisteki milletvekilleri tarafından
oylanır, Kabul edilir veya reddedilir. Bir teklifin veya
kanunun görüşmeye başlanabilmesi için en az 184
milletvekilinin toplantıya katılması gereklidir. Ayrıca
kabul sayısı hiçbir şekilde 139’dan az olamaz. Kabul
edilen tektif veya tasarı, kanun ismini alır.
Kabul edilen kanunun yürürlüğe girmesi için
Cumhurbaşkanı tarafından Resmi Gazete’ye gönderilmesi
gereklidir. Kanun, Resmi Gazete’de
yayınlandıktan 45 gün sonra yürürlüğe girer. Ayrıca
yapılan kanunların denetimi Anayasa Mahkemesi
tarafından yapılır.
Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK): Bakanlar
Kurulu tarafından çıkarılan ve kanun hükmünde olan
kurallardır. Yasama yetkisi asıl olarak Meclise ait olsada,
olağan dönemler ile sıkıyönetim ve olağanüstü hal
dönemlerinde bakanlar kurulu da yasa çıkarma yetkisini
kullanabilmektedir.
Olağan Dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri:
Bakanlar Kurulu her istediği zaman kanun çıkaramaz. Bir
KHK çıkarabilmek için öncelikle Meclisten yetki almak
gerekir. Bu yetki kanunla verilir ve buna yetki kanunu adı
verilir. Bu yetki belli bir süre için ve Meclisin kendi
belirlediği sınırlar çerçevesinde verilir.
Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan KHK’lar, hem
Meclis denetimine (siyasi denetim) hem de yargı
denetimine tabidir. KHK’ları denetleme yetkisi de
Anayasa Mahkemesi’ne aittir.
Sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde
Kararnameleri:
Sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal ilan
edildiği takdirde, sadece bu hal süresince geçerli olmak
üzere Bakanlar Kurulu, KHK çıkarma yetkisine sahiptir.
Bu dönem KHK’ları sadece siyasi denetime, yani Meclis
denetimine tabidir.
Uluslararası Antlaşmalar: Uluslararası andlaşmalar, iki
veya daha fazla devletin birbirleriyle yahut uluslararası
örgütlerle yaptıkları bir anlaşmayla karşılıklı vaatlerde
bulundukları, çeşitli borç yüklendikleri metinlerdir.
Uluslararası andlaşmalar, andlaşma yapma yetkisine sahip
uluslararası hukuk kişileri arasında yapılır. Yürürlüğe
girme açısından iki grup antlaşma vardır:
• Birinci grup andlaşmada TBMM’nin uygun
bulma kanunu çıkarması gerekir.
• İkinci grup andlaşmalar ise TBMM’ye sunulur ve
TBMM uygun görürse uygun bulma kanunu ile
karara bağlar.
Uygun bulma kanununa gerek olmadan Bakanlar Kurulu
Kararnamesi’nin yeterli olduğu ikinci grup andlaşmalar da
vardır. Bu gruba giren andlaşmalara istisna grubu
andlaşmalar denir. İstisna grubu uluslararası
andlaşmaların Meclise sunulması gerekmez. Ancak bu
andlaşmalarla ilgili olarak Meclis bilgilendirilir.
İstisna grubu andlaşmalar da iki gruba ayrılır:
• Birinci alt-grubu oluşturan andlaşmaların
ekonomik, ticari ya da teknik ilişkileri
düzenlemesi, süre olarak 1 yılı aşmaması, devlet
maliyesine bir yüküm getirmemesi, kişisel
statüye ve Türklerin yabancı devletlerdeki
mülkiyet haklarına dokunmaması gerekir.
• İkinci alt-grup ise daha önceden yapılmış bir
andlaşmaya dayanılarak yapılan ekonomik, ticari,
teknik ya da idari andlaşmalardır.

Uluslararası andlaşmalar için Anayasa Mahkemeleri

tarafından denetim ve dava açılması imkanı yoktur.
Tüzük: Anayasa tarafından Bakanlar Kurulu’na tanınmış
hukuk kuralı yaratma yetkilerinden birisi de tüzük yapma
yetkisidir. Tüzükler, bir kanunun uygulanmasını
göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere çıkarılır.
Tüzükler, kanunda yer alan tüzük çıkarılacağına dair
hükme dayanılarak yapılır.
Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan tüzük taslaklarının
Danıştay incelemesinden geçirilmesi zorunludur. Tüzükler
de kanunlar gibi Cumhurbaşkanı tarafından imzalanarak
Resmi Gazete’de yayımlanmak suretiyle yürürlüğe girer.
Ancak farklı olarak Tüzüklerin denetimleri Danıştay
tarafından yapılır. Tüzükler, kanunlara aykırı olmamalıdır.
Yönetmelik: Kanun ve tüzüklerin uygulanabilmesi için
kanunlarda açıkça yer almayan hususlarda pek çok
düzenlemenin yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu ayrıntılı ve
teknik düzenlemeler, Anayasa’nın verdiği yetkiyle
Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişilikleri
tarafından yönetmelik adı verilen metinlerle
gerçekleştirilir. Yönetmelikler kanunlara dayanır.
Çıkarılan yönetmelikler, yönetmeliği çıkaran kamu tüzel
kişisinin görev alanıyla ilgili olmalıdır. Yönetmelikler,
Başbakanlık, bakanlıklar veya kamu tüzel kişilerince
çıkarılabilir.
Yönetmeliklerin hepsinin Resmi Gazete’de yayınlanma
zorunluluğu yoktur. Ayrıca yönetmeliklerin denetimi de
farklı şekillerde yapılabilmektedir. Yargısal denetim idari
yargı tarafından yapılırken, Bakanlıkların yönetmelikler
ile kamu tüzel kişiliklerinin ülke çapında uygulanan
yönetmeliklerinin denetimi Danıştay tarafından
yapılmaktadır.
Yazısız Kaynak: Örf ve Adet Hukuku (Yazılı Olmayan
Hukuk Kuralları):
Bazı örf ve adet kuralları hukuk
tarafından, hukuk sistemine ait hukuk kuralları olarak
kabul edilir. Bu kurallara ise örf ve adet hukuku adı verilir.
Örf ve adet hukukuna, teamül veya yapılageliş kuralları
da denir. Ceza hukukundaki kanunilik ilkesi gereği bu
alanda örf ve adet hukukuna yer yoktur.

Tali Kaynaklar

Bu kaynaklar bağlayıcı olmayıp uygulamada kuralların
belirlenmesine yardımcı olurlar. Bu kaynaklar;
• Yargı kararları ve
• Bilimsel görüşler olmak üzere iki farklı şekilde
gruplandırılabilir.
Yargı Kararları: Yargı kararları, yargı organlarının
(mahkemelerin) baktıkları davayla ilgili olarak verdikleri
kararlardır. Bu tip kararlar olağan ve alışılmış hukuk
uygulamasının ötesinde, davaya konu olayların kanunda
açıkça düzenlenmemiş olmasından kaynaklanan
nedenlerle verilmiş kararlardır. Dava konusu olayların ve
hukuk kurallarının yorumlanmasıyla yeni sayılabilecek bir
karar verilmiş yahut daha önceki yorum uygulamalarından
çeşitli gerekçelerle ayrılmış bir karar verilmiş ise
mahkemenin içtihatta bulunduğu söylenir. Bu tip kararlar,
aynı sorunlarla karşılaşan hakimler için olayı
değerlendirme ve kurallarını yorumlama konusunda
yardımcı olur. Hukukun asli kaynağı olarak kabul edilen
içtihadı birleştirme kararları bağlayıcıdır.
Bilimsel Görüşler: Bilimsel görüşler, başka bir ifadeyle
öğreti (doktrin), eski kullanım itibarıyla bilimsel içtihatlar,
hukukçu bilim insanlarının eserlerinde ortaya koydukları
görüşlerdir. Bu görüşlerin önemi, özellikle tartışmalı
konularda ve bilim insanlarının mevcut hukuk kuralları
çerçevesinde bazı istisnai ve muhtemel olaylar
gerçekleşmeden önce bildirdikleri görüşlerde ortaya çıkar.

Yer ve Kişi Bakımından Uygulanma

Hukuk kuralları, bu kurallara kimlerin uymakla yükümlü
olduğunu, yaptırımların kimlere uygulanacağını
söylemekle bu kişiler üzerinde bir egemenlik iddiasında
bulunmuş olur. Doğal olarak ilk egemenlik iddiası
devletin sınırları içindeki topraklardır. Bu alana devletin
ülkesi denir. Devletin ülkesi kara, hava ve varsa deniz
ülkesinden oluşur. Temel ilke, hukukun devletin ülkesinde
geçerli olduğudur. Bu ilke mülkilik ilkesi olarak anılır.
Mülkilik ilkesi, bir bakıma ceza kanunlarının suç kabul
edildiği eylemler yabancılar tarafından da işlense, devletin
ülkesinde gerçekleştirdikleri takdirde yargılanmaya ve
cezalandırılmaya konu olacaklardır. Türkiye’de suç
işleyen yabancılara da Türk Hukukunun uygulanması
mülkilik ilkesinin sonucudur. Mülkilik ilkesi devletin
kamu hukuku alanında geçerli iken, Şahsilik İlkesi özel
hukuk sorunlarında geçerlidir. Ancak her iki ilke de
mutlak olarak uygulanmaz ya da uygulanma alanları kesin
sınırlarla belirli değildir

Zaman Bakımından Uygulanma

Hukukun yazılı kuralları ve Resmi Gazete’de
yayınlanması zorunlu olmayan yönetmelikler dışında bu
kuralların hepsinin Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla
zaman bakımından uygulanma başlamış olur. Bir hukuk
kuralının yayınlanmış olması, uygulanabilir olduğu
anlamına gelmeyip, yürürlüğün zaman açısından
uygulanabilir olması da gerekmektedir. Genellikle
kanunlarda yürürlük başlığı taşıyan bir madde yer alır.

Yürürlüğe Girme

Kanunlar Resmi Gazete’de yayınlandığı andan itibaren
yürürlüğe girebildiği gibi daha ileri bir tarih de yürürlük
tarihi olarak belirlenebilir. Resmi Gazete’de yayınlanıp
ancak yürürlüğe girmesi daha ileri bir tarih olarak
belirlenen bir kanun sonuç doğurmaya, yürürlüğe girdiği
tarihte başlayacaktır.

Yürürlükten Kalkma

Yürürlükten kalkma ile ilgili en önemli nokta, yürürlükten
kaldırma yetkisi olan makamın, o hukuk kuralını yaratan
makam olduğudur.
Yürürlükten Kaldırma (İlga): Bir hukuk kuralının o
kuralı yapan makam tarafından kaldırılmasına ilga adı
verilir. İlga üstü kapalı olabildiği gibi kanunların
kaldırılmasında TBMM’nin bir kanun çıkartarak kaldırılan
kanunu açıkça belirtmesi şeklinde de olabilir.
İptal Kararları: Mahkemeler kanunların uygulanması ve
denetimi aşamasında Anayasa’ya aykırılık tespit ettiği
takdirde iptal kararı verir ve böylece o kanun, tüzük veya
yönetmelikler yürürlükten kaldırılmış olurlar.

Geçmişe Yönelik Uygulanma Sorunu

Hukuk kuralları, ancak yürürlüğe girdikten sonra meydana
gelen olaylara uygulanır. Buna geçmişe etkili olmama
ilkesi adı verilir. Bu ilke hukuk güvenliğini sağlamak
adına çok önemlidir. Şu anki eylemlerimizin gelecekte
hangi hukuki sonuçları doğuracağını kestirmemiz
mümkün olamayacağından, bu ilke ile kişilerin güvenliği
sağlanmaktadır.
Hukuk kuralları, yürürlüğe girmelerinden önce meydana
gelen olaylara uygulanmazken, ceza kanunlarında lehe
olan değişiklikler, geçmişe etkilidir.

Hukuk Kurallarının Çatışması

Üstün Kural İlkesi

Aynı konuyu farklı şekillerde düzenleyen hukuk
kurallarından biri, normlar hiyerarşisinde daha üstte
bulunuyor ise yargıcın bu üstteki kuralı uygulaması
gerektiği kabul edilir. Başka bir ihtimal de kanunlar ile
tüzük ve yönetmelikler arasındaki çatışmadır.

Özel Kural İlkesi

Duyulan ihtiyaçlar doğrultusunda kuralların yapıldığı
zamanın özellikleri ve yapılış amaçları açısından ayrı ve
farklı hükümler içeren düzenlemelerin varlığı durumunda,
aynı düzeyde ve aralarında genellik-özellik ilişkisi
bulunan iki hukuk kuralından uygulanacak kural, daha
özel düzenlemeler içeren kuraldır.

Yeni Kural İlkesi

Aynı düzeyde bulunan kurallar arasında genellik-özellik
ilişkisi bulunmuyor ancak farklı hükümler içeriyorsa
uygulanacak ilke, yeni kural ilkesidir.

Hukukun Yorumlanması

Yorumlama anlam verme faaliyetidir. Hukukun
uygulanması da yorumlamaya dayanır. Hakim kendisine
sunulan dava dosyasını yorumlayarak anlamlandırmak
durumundadır.
Hukuk kurallarının anlamlandırılması ve dava konusu
olayla ilişkisinin kurulması hakkında bir şüphe ortaya
çıktığında neler yapılması gerektiğiyle ilgili olarak ortaya
konulmuş düşüncelere yorum teorileri adı verilir.
Yorum teorileri, hukuk kurallarının anlamlandırılmasında
hangi temel ilkelerin geçerli olduğunu ortay koymaya
çalışırlar. Yorum teorileri dört başlık altında incelenebilir:
• Sözel(lafzi) Yorum Teorisi
• Sistematik Yorum Teorisi
• Tarihsel Yorum Teorisi
• Amaçsal (ereksel, gai, teleolojik) Yorum Teorisi
Sözel (lafzi) Yorum Teorisi: Bu teorinin temel iddiası,
hukuk kurallarının metninde yer alan ifadeye sıkı sıkıya
bağlı kalınması gerekliliğidir. Bu teoriye göre bir kuralın
anlamını belirlerken sözcüklerin hukuk dilindeki ve
gündelik dildeki anlamları, kuralın ifade ediliş tarzı,
noktalama işaretleri dikkate alınır.
Sistematik Yorum Teorisi: Hukuk kurallarının başka
kurallarla ilişki içerisinde olması, sistematik yorum teorisi
anlayışını doğurmaktadır. Hukuk kuralları genel
niteliklidir ve tek tek olaylara has olmayıp daima başka
kurallarla da ilişkili olarak açıklanmalıdır.
Tarihsel Yorum Teorisi: Bu teoriye göre bir hukuk
kuralının anlamının, kanun koyucunun kuralın yapılış
zamanındaki iradesine bakılarak belirlenmesi gerektiğini
söyler. Kanun koyucunun iradesinden bahsedilirken,
kuralın yapıldığı dönemde, kural yapma faaliyetine
katılanların ve o dönemdeki anlayışın dikkate alınması
gerektiği anlaşılmalıdır. Yani tarihsel yorum teorisinde
hukuk kuralının kabul edildiği dönemdeki tartışmalar da
incelenir.
Amaçsal (ereksel, gai, teleolojik) Yorum Teorisi: Kurallar
konuluş amacına göre anlamlandırılmalıdır. Bu görüşe
göre kural yapılmış olmakla, kendisini yapanlardan
bağımsız bir nitelik kazanmaktadır. Böylece hakime
oldukça geniş bir alan verilmiş olur.

Yorum Araçları

Kıyas (Örnekseme, Anoloji): Önemli özellikleri açısından
benzerlik gösteren iki durum, olay, hüküm arasında bir
ilişki kurularak, açıkça gözlemlenmeyen daha başka ortak
noktaların bulunduğuna karar verilmesidir.
Evleviyet (önceliklilik): Kıyasın bir türüdür. Başka bir
olaya benzer şekilde muamele edilmesi gerektiği sonucuna
varılmasıdır.
Zıt Kanıt: Hukuk kuralının hükme bağladığı durumlara
bakılarak, bu durumların dışındaki durumlar için aksi
hükmün geçerli olduğu sonucuna varmaktır.
Hakimin Takdir Yetkisi ve Hukuk Yaratması
Hakimin takdir yetkisi bazen hukuk kuralınca açıkça
belirtilirken bazı durumlarda ise kuralın yazılış biçiminden
hakime bir takdir yetkisi tanındığı anlaşılır. Hakim ceza
hukuku alanında hukuk yaratmaz, ama bu alanda takdir
yetkisine sahiptir.
Hakim takdir yetkisine sahip olduğu durumlarda, bu
yetkiyi hukuka ve hakkaniyet düşüncesine uygun bir
şekilde uygular. Bu bakımdan hukukun işleyişinde ve
hukuk kurallarının yorumlanmasında hakimlerin önemli
bir rolü vardır. Mahkemeler ve hakimler hiç bir koşulda
karar vermekten kaçınamazlar.
Hukuk kurallarının durağan yapısına karşılık sürekli
olarak ortaya çıkan yeni gelişmeler, hukuk tarafından
açıklıkla düzenlenmemiş olayların ortaya çıkmasına neden
olur. Ortaya çıkan yeni durumlar hukuk kurallarının
yorumlanması ile çözümlenebilir ve böylece hakim,
yorum konusunda ele alınan ilkeler doğrultusunda kararını
verecektir.
İlgili bir kanun hükmünün bulunmaması ve hakimin
kendisini kanun koyucu gibi düşünmesi, hakimin keyfi
karar vereceği anlamına gelmez. Böyle bir durumda
hakim, hukuk sistemini bütünsel olarak ele alarak o
türdeki eylemler için öngörülen hukuki sonuçları rehber
almalıdır.

Ünite 3: Hukuk Sistemleri ve Türk Hukuk Tarihi

Karşılaştırmalı Hukuk ve Hukuk Sistemleri

Her hukuk düzeni, kendi hukuk kurallarını ifade etmeye
yarayan kavramları içerir. Hukuk kültürü, belirli bir
toplumda, o toplumu oluşturan bireylerce genellikle
paylaşılan, hukuka ilişkin fikirler, tutumlar, değerler,
kanıtlar ve beklentiler toplamı olarak tanımlanabilir.

Karşılaştırmalı Hukuk

Karşılaştırmalı hukuk, geliştirdiği çözümleme düzeyleri,
özgül ayrımlar ve terim dağarcığıyla yeryüzünde farklı
ulus, kültür ve toplumların hukuk düzenlerinin
çeşitliliklerine karşın gene de hukuk gibi birleştirici bir
kavram altında anlaşılır kılınmasına katkı sağlar.
Hukuk sistemleri arasında bir karşılaştırmadan söz
edebilmek için, karşılaştırmada örtülü ya da açıkça şu üç
unsurun bulunması yöntem bilimsel bir gerekliliktir:
• Tarihsel Temeller
• Toplumsal ve Kültürel Zemin
• Hukuk Teknikleri

Hukuk Sistemleri

Karşılaştırmalı hukukta hukuk sistemleri belirli kümelere
ayrılarak sınıflandırılır. Sınıflandırma ölçütü olarak ırk,
hukuk tekniği, dil, ortak tarihsel geçmiş, ideoloji ve
benzeri unsurlar esas alındığından karşılaştırmalı hukuk
alanında bir sınıflandırma ortaya koymak mümkün
olmayabilir.
Hukuk Sistemleri;
• Kıta Avrupası Hukuk Sistemi
• Angola Amerikan Hukuk Sistemi
• İslam Hukuku Sistemi
• Sosyalist Hukuk Sistemi
Hukuk sistemi, hukuk terminolojisinin çok anlamlı
terimlerinden biridir. Çoğu zaman bir ülkedeki hukuk
kurallarının bir dizge ya da birbiriyle içsel bağları bulunan
bir düzenek olduğunu ifade etmek için kullanılır. Ancak,
ulusal hukuk sisteminin alt düzeneklerini ifade etmek için
de “sistem” terimine başvurulur: Ceza hukuku sistemi,
İnfaz sistemi” gibi…
Kıta Avrupası Hukuk Sistemi denildiğinde ise Nordik
ülkeler hariç Avrupa Kıtasındaki ulusların hukuk
düzenlerini, Roma Hukuku’na dayalı olma özelliği
temelinde kuşatan bir üst kavramdan söz edilmiş olur.

Batı Hukuk Kültürü

Batı hukuk kültürü içerisinde tarihsel evrimi oldukça farklı
iki hukuk ailesini birbirinden ayırt etmek gerekir;
• Bir yanda Avrupa ve Latin Amerika’da mutlak
egemen, diğer coğrafi bölgeler üzerinde ise etkili
olan ve temeli Roma Hukuku’na dayalı bulunan
soyut kavramlar ile genel ve yazılı kuralların
meydana getirdiği Kıta Avrupası Hukuku;
• Diğer yanda İngiltere ve İngiliz Uluslar
Topluluğu ülkelerinde, Amerika Birleşik
Devletleri, Kanada, Avustralya ve Yeni
Zelanda’da hâkim olan örnek olaylar temelinde
geliştirilmiş içtihatların temel alındığı Ortak
Hukuk (Common Law).

Kıta Avrupası Hukuk Sistemi

Kıta Avrupası Hukuku’ndan, Avrupa’nın ada kısmında,
yani İngiltere’de değil de kıta kısmında, yani şimdiki
Almanya, İtalya, Fransa, İspanya, Hollanda, Avusturya ve
İsviçre ülkelerinin bulunduğu bir coğrafyada ortaya çıkıp
evrilen bir hukuk sistemini anlamaktayız.
Tedvin (codification, yasallaştırma), bir ülkede dağınık
halde bulunan hukuk kurallarının ait oldukları hukuk
dalına bağlı olarak derlenip sistemli bir bütünlüğe
kavuşturulması etkinliğidir.

Roma Hukuku

Hukuk tarihi açısından Roma Hukuku, Roma şehrinin
kuruluş tarihi olarak kabul edilen MÖ 753 yılından, Doğu
Roma İmparatoru Iustinianus’un MS 565 yılında ölümüne
kadar geçen zaman içinde Roma’da ve egemenliği
altındaki Akdeniz’i çevreleyen topraklarda uygulanmış
olan hukuktur. Bu anlamda, bir şehir devletinden krallık,
cumhuriyet ve imparatorluğa evrilen; böylece çok farklı
toplumsal ilişkileri yöneten ve yaklaşık 1300 yıllık bir
tarih dönemine varlığını yayan bir hukuk kültüründen söz
etmiş oluyoruz.
Corpus Iurus Civilis, MS 529-534 yılları arasında Doğu
Roma İmparatoru Iustinianus tarafından hazırlatılan Roma
Hukuku konusunda en kapsamlı külliyattır.
Roma Hukuku’nun İlkeleri: Roma Hukuku’nun
kavramsal yapısını anlayabilmek için başvurulabilecek
kaynak, Kurumlar anlamına gelen Institutiones’lerdir.
Gaius’un Institutiones’i;
• Kişiler (personae)
• Şeyler (res) ve
• Davalar (actiones)
olmak üzere üç bölümdür.
Gaius, üç kategori insanı birbirinden ayırır:
• Özgür insanlar (Roma vatandaşları) ve köleler
• Aile reisi (pater familias) ve ona tabi olanlar
• Yabancı ve vatandaşlar
Doğal borç ilişkisinde, alacaklı alacağını elde etmek için
dava hakkına sahip değildir, ne var ki bu durum kimi
hukuki sonuçların doğumuna engel de değildir. Örneğin
borçlu borcunu yerine getirirse, sonradan bunun doğal
borç olduğu gerekçesiyle onu geri isteyemez. Pek çok
modern hukukta kumar borcu, doğal borcun bir örneği
olarak yer alır.
Köle: Roma’da köle halini almanın bir çok nedeni vardır.
En önemlisi savaş esirliğiydi. Savaşta esir düşen yabancı
ve onun alt soyu, onu esir eden veya satın alan Roma
vatandaşının malıdır.
Vatandaş: Roma Hukuku’na göre özgür bir kimsenin hak
sahibi olabilmesinin koşulu, onun aynı zamanda vatandaş
da olmasıydı. Roma vatandaşlığı doğum yoluyla, azat
etme ile ve tevcih yoluyla elde edilebilirdi.
Aile Reisi: Roma aile hukukunda aile kavramı,
günümüzdekinden farklı olarak bir aile reisinin egemenliği
altındaki kişilerin topluluğunu ifade ederdi. Bu kişilerin
aralarında kan bağı olabileceği gibi; evlat edinme veya bir
aile reisinin başka bir aile reisinin egemenliğine girmesi
durumlarında olduğu gibi kan bağı olmayabilir de.
Pandekt Hukuku: Hukuk biliminin güncel ilgisinin
konusunu oluşturan Roma Hukuku Orta Çağ ve Rönesans
sonrasında Avrupa’daki merkezlerde işlenen; giderek
yerel gelenek hukuklarının yerini almakla Kıta
Avrupası’nda benimsenen bir özel hukuk kültürünü;
Pandekt Hukuku’nu ifade eder.
Pandekt Hukuku, Ortaçağ sonlarına doğru Batı Avrupa
ülkelerinde ortaya çıkan Roma Hukuku’nun benimsenmesi
19. yüzyıldaki kanunlaştırma (codification) hareketlerine
dek sürmüştür. Bu süreçte ortak hukuk (ius commune)
olarak da kullanılan Roma Hukuku, Corpus Iuris Civilis’in
en önemli bölümü Digesta’nın Yunan dilindeki
karşılığıyla Pandekt Hukuku olarak da adlandırılmıştır.
Orta Çağ’dan 19. yüzyıl başına dek sürmüş olan Kutsal
Roma-Cermen İmparatorluğunun sınırları tarih boyunca
değişikliklere uğradı. En güçlü döneminde imparatorluk
bugünkü Almanya, Avusturya, İsviçre, Lihtenştayn,
Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Belçika,
Hollanda toprakları ile Polonya, Fransa ve İtalya
topraklarının bir bölümünü kapsıyordu.
1495 yılında Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun en
yüksek yargı organı, kural olarak Roma Hukuku’na göre
karar verileceğine; Cermen örf adet hukukuna, ancak
böyle bir örf adet kuralının varlığının kanıtlanması halinde
başvurulabileceğine hükmetti. Böylece Pandekt Hukuku;
• Bir yandan Almanya’da Roma Hukuku’nun
benimsenmesi,
• Öte yandan Roma Hukuku’nun cermenleşmesi
gibi iki işlevli bir süreci ifade eder oldu.
Bugün Kara Avrupası’nda uygulanan hukuk büyük ölçüde
Roma-Cermen Hukuku’ndan etkilenmesi, birçok kurum
Roma-Cermen Hukuku’ndaki esaslar çerçevesinde
uygulanagelmiştir.

Anglo-Amerikan Hukuk Sistemi

İngiliz Hukuku: Kıta Avrupası hukuk sisteminden farklı
olarak İngiliz Hukuku genel kavramlara ve bağlantılı
oldukları yasalara değil, örnek olay gruplarına ve bunların
konu edinildiği yargı kararlarına dayalıdır. Bir Avrupalı
için hukuk deyince zihninde canlanan imge yasa ve
yasama etkinliği iken bir İngiliz için bu yargılama
etkinliğidir.
İngilizler için hukuk kuralı, yasama etkinliğinin sonucu
olarak ortaya çıkmış genel ve soyut bir düzenlemeyi değil;
kimi örnek yargı kararlarında işlenen çözümleri ifade eder:
Yasama etkinliği sonucunda ortaya çıkan hukuk kuralı,
ancak yargısal olarak yorumlandığında İngiliz Hukuk
sistemi ile bütünleşmiş olur. Bu durum İngiliz
Hukuku’nun tarihsel olarak üç kaynağa dayalı olarak
gelişmesiyle ilgilidir:
• Common Law
• Equity
• Statute Law
Common Law: Geniş anlamda Common Law İngiltere,
A.B.D., Avustralya, Yeni Zelenda ve Kanada gibi
ülkelerin hukuklarının ortak adını, bir hukuk ailesini ifade
eder. Dar anlamda Common Law ise 1066’da İngiltere’yi
işgal eden Normanların adalet hizmetini gerçekleştirmek
amacıyla atadıkları gezici yargıçların oluşturdukları aşırı
biçimci hukuku ifade eder.
Equty: Common Law’ın aşırı biçimciliğinin karmaşık
formüllerine göre değil de yargıcın vicdanı ve hakkaniyet
ilkelerine göre yargılamasından doğan içtihat hukukudur.
Statute Law: İngiliz Hukuku’nun içtihattan sonraki ikincil
kaynağıdır. Statute law (yasa hukuku), parlamentonun
çıkardığı yasalar, onayladığı anlaşmalar ve bunların
uygulanma usul ve esaslarını gösteren düzenlemeleri
kapsar.
Magna Carta Libertatum; 1215 tarihinde Papa III.
Innocent, Kral John ve baronları arasında imzalanmıştır.
Kralın bazı yetkilerinin sınırlandırılmasını ve hukuk
kurallarının kralın iradesinden daha üstün olduğunu ilan
ediyordu. Magna Carta kısaca;
• Kralın keyfi vergi salamayacağını,
• Yargılamanın aleni olarak yapılacağını,
• Yasal dayanağı olmadan tutuklama ve sürgüne
göndermeye başvurulamayacağını ve
• Soylulardan oluşan bir kurulun Kralın Magna
Carta’ya uygun davranıp davranmadığını
denetleyeceğini hüküm altına alıyordu.
Amerikan Hukuku: Amerikan Hukuku, hukuk tarihi ve
kuramı açısından özel bir yere sahiptir. Çünkü doğudaki
görece düzenli yaşamı saymazsak, Amerika’nın batısına
göç hareketi, hukuksuz bir toplumsal yaşam biçiminden
hukuki bir toplumsal yaşam biçimine geçişin modern
dünyadaki belki de tek örneğidir. Sonradan
bağımsızlıklarını ilan edip federal bir çatı altında
birleşerek Amerika Birleşik Devletlerine dönüşecek olan
İngiliz kolonileri ilkel sayılabilecek bir hukuki düzene
sahiptiler. Hukuk bazı kolonilerde İncil’e dayandırılmış,
bazılarında ise yargıçların insafına terkedilmişti. Üstelik
17. yüzyıl Amerika’sında yazılı hukuk birey
özgürlüklerini sınırlandırmaya eğilimli bir tehdit kaynağı
olarak algılanıyordu. Buna Fransız hukuk kültürüne bağlı
eyaletlerden kaynaklanan, kültürel farklılık tehdidi de
eklenince Common Law, Kuzey Amerikan hukuk
kültürünün de temeli oldu.
Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilan yılı olan 1776’yı
esas alırsak, Amerika’da kabul edilen İngiliz Common
Law’ı, 1776 yılında İngiltere’de geçerli olan Common
Law idi. Ancak bu tarihten sonraki gelişimi, Kuzey
Amerika toplumunun isterlerince biçimlendirilip
farklılaştı. Benzer bir niteleme Amerikan Hukuku için de
bir kaynak niteliği taşıyan Equity için de geçerlidir.
Amerikan Hukuku’nun;
• Mahkeme içtihatları ve
• Yasama olmak üzere iki temel kaynağı vardır.
Federal devlet; birden fazla kendi içinde özerk devletin
aynı merkezi iktidara tâbi olarak oluşturduğu devlet
birliğidir. Federal devlet ve federe devlet (eyalet, kanton
gibi isimler de verilir) olmak üzere iki devlet türü bir
aradadır. Hukuk düzeni bakımından hem federe devletin
hukuku hem de federal devletin hukuku söz konusudur.

Sosyalist Hukuk Sistemi

Sosyalist Hukuk, Marksist düşüncenin özel bir yorumuna
dayalı olarak tasarlanmış bir hukuk düzenini ifade eder.
Karl Marx’ın kuramsal hedefi, alternatif bir hukuk sistemi
inşa etmekten çok var olanın perdelediklerini açığa
çıkartmaktı.
Sovyetler Birliği’nde eskisinden farklı ve modern bir
toplumun kurulması, bunun kapitalist değil de sosyalist bir
modele göre gerçekleştirilmesi farklı hukuki düzenleme ve
anlayışları ortaya çıkardı. İşte karşılaştırmalı hukukçuların
“Sosyalist Hukuk Sistemi” adını verdikleri, model olarak
bir dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
(S.S.C.B.) Hukuku’nun alındığı sosyalist hukuk budur.
Sovyetler Birliğinde Hukuk: Sovyet deneyiminde
cisimleşen ve Marksizm’in bir yorumunda temel bulan
anlayışa göre belirli bir toplumda hukukun içeriğini,
egemen sınıfların nesnel yaşam gereksinmeleri ve
yararları belirler.
Gerek eski sosyalist, gerekse halen sosyalist olan ülkeler
anayasalarında sosyalist hukuk başlıca üç temel ilkeye
dayandırılmıştır:
• Sosyalist demokrasi,
• Sosyalist yasallık,
• Demokratik merkeziyetçilik.
Mülkiyet Biçimleri: Sosyalist hukuk sistemi, çoğu temel
kavramıyla Roma Hukuku unsurları taşır. Onu ayrı bir
hukuk sistemi yapan temel iki özellik araçsalcılığı ve
mülkiyet biçimleri konusundaki farklılığıdır.
Araçsalcılık (enstrümantalizm): Hukuku, salt toplumsal
değişmenin bir aracı olarak gören; onun kendine özgü bir
doğası olduğunu yadsıyan hukuk ideolojisi. Araçsalcılığın
bir diğer sonucu da, hukukun bağımsız bir değer
taşımadığı; olsa olsa istenilen düzeni tesis etmek gibi bir
araç-değere yönelik olabileceği, yoksa ortak hayır, adalet
ve özgürlük gibi amaç-değerlere yönelik bir değer
taşımadığı yolundaki ahlaki tutumdur.
Kolektifleştirme: Sovyet siyasi tarihinde Stalin dönemine
ait kapsamlı girişimin adı olarak anılmakla birlikte, Sovyet
hukuk tarihi bakımından genel mülkiyet sistemindeki
dönüşümü ifade eder.
Devlet Mülkiyeti: Devlet mülkiyetinin konusu toprak ve
toprağın altı, sular, ormanlar, fabrikalar, değirmenler,
madenler, maden ocakları, her türlü ulaştırma, bankalar,
iletişim araçları, devlet tarafından kurulmuş olan büyük
tarımsal-zirai işletmeler, sovhozlar, şehirde ve sanayi
merkezlerindeki konutlardır.
Kollektif Çiftlik Mülkiyeti: Bu kategoride kolhozlar yer
almaktadır. Kolhozlar, devlet denetiminde tarımsal üretim
yapılan kooperatif çiftliklerdir. Buralarda bulunan canlı ve
cansız mallar ile tesisler ve üretilen ürünler kolhozların ve
kooperatif örgütlerinin ortaklaşa mülkiyetindedir.
Kişisel Mülkiyet: Eski Sovyet Medeni Yasası’nın 105.
maddesi: “Yurttaşlar, maddi ve kültürel ihtiyaçlarını
karşılamak üzere, kişisel mülkiyet sahibi olabilirler. Her
vatandaş, çalışmaktan ve kendi tasarrufundan doğan
gelire, bir eve veya bir evin bir kısmına, yardımcı ev
araçlarına, evde yararlanılan eşyaya ve kişisel kullanma ve
konfor eşyasına sahip olabilir. Kişisel mülkiyet konusu
olan mallar, çalışmadan gelir elde etmek amacıyla
kullanılamaz” hükmünü taşıyordu.
Özel Mülkiyet: Kişisel mülkiyet ile özel mülkiyet
arasındaki fark, bir malın tahsis edilme amacıdır. Yani bir
nesne, malikin ve ailesinin kişisel ihtiyaçlarını karşılamak
için kullanılıyorsa kişisel mülkiyet; aynı nesne gelir elde
etmek için kullanılıyorsa özel mülkiyet kategorisindedir.

Türk Hukuku’nun Tarihsel Gelişimi

Hukuk kurumları doğarlar, çeşitlenirler, bir coğrafyadan
diğerine göçerler, çökerler veya dönüşürler. Eğer bu süreç
bir tür evrim, yani hukukun evrimi olarak anlaşılırsa
hukuk tarih, hukukun evriminin tarihidir.
Türk toplumunda farklı dönemlerde nasıl bir hukuk
yapısının egemen olduğu; hukuki değişmenin hangi
etmenlerce belirlendiği sorunu, nihai anlamda Türk kültür
tarihi sorunudur.

İslam Hukuku

Osmanlı Türkleri İslam dinine mensup olduklarından özel
hukuk alanında uygulanan hukuk İslam Hukuku idi.
Osmanlı Kamu Hukuku’nun da bütünüyle İslam
Hukuku’na bağlı olduğunu iddia edenler olduğu gibi,
İslam Hukuku’nun temel prensiplerinden bazılarına açıkça
aykırı hüküm ve düzenlemeler içeren bir Örfi Hukukun,
Osmanlı kamu yaşamını, özellikle de devlet geleneğini
biçimlendirmesi yüzünden, bu yargıya karşı çıkanlar da
vardır.
İslam Hukuku terimi, Şeriat olarak da bilinen ve İslam
dinince vazedilmiş ilahi ilkeleri ifade etmekte de
kullanılır. Ayrıca, modern döneme kadar fıkıh olarak
bilinen “Hukuk Bilimi” kavramına karşılık olarak da
kullanılmaktadır. İslam Hukuk Bilimi şeriatın belirli
hiyerarşik kaynaklardan saptanacağı kabulüne dayanır.
İslam dini açısından dar anlamda şeriat, İslam dinini
belirleyen ilahi buyrukların toplamıdır. Klasik İslam
Hukuk Bilimi, şeriatı üç ana bölümde incelemiştir:
İbâdât (ibadetler): İbadet, İslam’da, genel olarak
Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla
gerçekleştirilen olumlu ve olumsuz eylemleri
kapsar. Dar anlamda ise ayet ve hadislerde özel
şekil ve şartları belirlenen ritüellerin uygulanması
kastedilir.
Muâmelât (işlemler): İnsanlar arasındaki
doğumdan ölüme dek her tür ve düzeydeki
toplumsal ilişkiyi ifade eder. Sözleşme, miras,
evlenme, boşanma, tazminat ve benzeri işlemler
bu bölüm altında incelenmiştir. Devletler arası
ilişkiler de kişiler arası ilişkilere kıyasen hukuk
konusu yapıldığından onlar da bu bölümde
incelenir.
Ukûbât (ceza hukuku): İslam Hukukunda işlenen
ve suç sayılan fiiller ile bunlara uygulanacak
yaptırımları gösteren kısma “ukûbât” denir. Bu
bölüm bedeni, mali ve caydırıcı bazı cezai
hükümleri kapsar. İslam ceza hukukunda suç
sayılan bir fiil ya Allah’ın haklarına (Hakullah)
karşı ya da kişilerin haklarına (Hakk-i Ademi)
karşı işlenmiş kabul olunur. Kısas, had ve ta’zir
olmak üzere üç yaptırım grubu vardır.

Osmanlı Hukuku

Şer’iat ve Örf

Tarihçiler Osmanlı Devleti’ni, kuruluştaki beylik dönemi,
imparatorluk halini alışı ve çöküşünü içerecek tarzda 1299
ile 1918 tarihleri arasında incelerler. Hukuk tarihi
açısındansa bu konu biraz daha farklıdır. Kamu hukuku
anlamında beylik ve imparatorluk birbirinden tür ve nitelik
olarak farklı iki devlet gibidir. Özel hukuk açısından da
Osmanlı’nın bir dönemini diğerine eş görmek mümkün
değildir. Osmanlı Hukuku’nu, özellikle kamu hukukunu
belirleyen bir nitelik onun aynı zamanda bir örfi hukuk
oluşudur.
Kazasker (Kadı asker): Osmanlı Devleti’nde askerî sınıfa
ait şer’î ve hukuki davalara bakan hakimdir. Kazasker,
kadı ve müderrislerin atama ve tayin işleriyle de
yetkiliydi.
Kendisi hukuki bir düzenleme olan Tanzimat Fermanı,
Osmanlı toplumunun kendisini zorunlu hissettiği dönüşüm
ve yenilikleri ortaya koymaya çalıştığı yeni bir dönemin
habercisi oldu.
Tanzimat Dönemi: Gelenek ve Batı Hukuku
1800’lerin başlarında gerek özel hukuk, gerekse kamu
hukuku alanının yapısı eskiden yanıt verdiği sorunlara
yanıt veremez duruma gelmiştir. Böylece Osmanlı
toplumu çok geç kalarak da olsa Tanzimat’la beraber
hukuksal kurumların modernleştirilmesine ilişkin
düzenlemelere girişti. 1839 tarihli Gülhane Hattı
Hümayunu’nda vatandaşların kanun önünde eşitliği ilkesi
ilk defa beyan edilmiş ve ceza hukukunda keyfiliğin
ortadan kaldırılacağı açıklanmıştır. 1856’da Islahat
Fermanı ile eşit vatandaşlık hakları yönünde önemli
adımlar atılmış, nihayet 1876’da modern anlamda bir
anayasa, Kanun-u Esasî ile meclis ve meşruti ilkeler kabul
edilmiştir.
Kanun-u Esasî: 1876’da ilan edilmiş, 1878’de II.
Abdülhamit tarafından askıya alınmış, 24 Temmuz 1908
ihtilali sonucunda değişikliklerle yürürlüğe girmiş ve
kısmen 1924 tarihine kadar yürürlükte kalmış
Anayasa’dır.
Mecelle-i Ahkamı Adliyye (Mecelle): 1868-1878 yılları
arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir
komisyon tarafından derlenen ve Hanefi mezhebinin
medeni hukuka ilişkin fıkıh kuralları kodeksidir.

Cumhuriyet ve Türk Hukuk Devrimi

İmparatorluğun I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması
üzerine dayatılan Sevr Antlaşması ile hem fiilen Osmanlı
Devleti sona eriyor hem de adli kapitülasyonlar ve
konsolosluk mahkemelerinin yetkileri genişliyordu.
Anadolu’da başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın zaferinden
sonra, batılı devletlerle imzalanan Lozan Antlaşması ile
her tür kapitülasyon kaldırılmıştı. Bu arada Türkiye
Cumhuriyeti’nin egemenliğini sınırlayan adli
kapitülasyonlar da kaldırılmıştı.
Adli kapitülasyonların kaldırılması, gecikmiş
modernleşmenin tamamlanması ereği ile birlikte yürümüş,
hukuk alanında köklü değişimi konu edinen Türk Hukuk
Devrimi, hem bağımsızlığın kazanılması hem de
modernleşme amacını birlikte yüklenmiştir.
1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu
gerekçesinde kapitülasyon ve azınlıkların dini
ayrıcalıklarının, ancak laik bir hukuk düzeninde
anlamsızlaştırılabileceğini vurgulamaktaydı. Türk Medeni
Kanununun 1926’da kabulünün bağımsızlığı
güvencelendirme amacını da aşan sonuçları oldu:
• İlkin Türkiye böylelikle laik bir hukuk düzenine
geçmiş oldu. Buna bağlı olarak, Türk hukuku
Kıta Avrupası hukukunun bir parçası oldu.
• İkinci olarak, çok hukukluluktan çöküşle birlikte
çok başlı hukuka evrilen yapı tasfiye edilerek
hukukun birliği ve tekliği sağlanmış oldu.
• Üçüncüsü, Hukuku Aile Kararnamesi’yle
başlayan çok eşli evliliğin yasaklanması ile tek
eşli evliliğin kabulü başta olmak üzere aile
düzeni ve evli kadının statüsünde kökten bir
değişim gerçekleştirilmiş oldu.
• Dördüncüsü ve daha kapsayıcı olanı Medeni
Kanun ve onu izleyen benimsemelerle, modern
hukuki düşünce ve hukuk kültürü de
benimsenmiş oldu.

Ünite 4: Yargı Örgütü

Genel Bilgi

Yargı, genel olarak yargı teşkilatını ve yargı organları
tarafından yerine getirilen tüm işleri kapsar. Yargı
organlarınca daha etkin hukuki korunma sağlanabilmesi
bakımından, uyuşmazlıkların niteliğine, düzenlendikleri
hukuk dalına, uyuşmazlıkları çözmekle görevli
mahkemelere ve bu mahkemelerde uygulanan yargılama
usûllerine göre, “yargı örgütü” farklı “yargı kollarına”
ayrılmıştır. Türk Hukukundaki yargı kolları şu şekilde
özetlenebilir:
• Adlî yargı,
• İdarî yargı,
• Anayasa yargısı,
• Askerî idarî yargı,
• Askerî ceza yargısı,
• Mali yargı ve
• Uyuşmazlık yargısı.
Bu yargı kolları arasında astlık üstlük ilişkisi
bulunmamaktadır. Her yargı kolu, kural olarak, ayrı bir
mahkeme örgütlenmesine sahip olup; bir yargı kolundaki
görevli mahkemeler, kendi yargı kollarına giren dava ve
işler hakkında nihai ve kesin karar verme yetkisine
sahiplerdir.

Adli Yargı

Adli yargı, genel ve olağan yargı koludur, diğer yargı
kollarının görev alanına girmeyen tüm davaları kapsar.
Adlî yargı kolunda, ilk derece mahkemeleri ve Yargıtay
olmak üzere iki dereceli bir yargılama sistemi kabul
edilmiştir. 15 bölge adliye mahkemesi mevcuttur. Fiilen
göreve başlamamışlardır. Bölge adliye mahkemelerinin de
göreve başlamasıyla birlikte, adlî yargı kolundaki üç
dereceli mahkeme sistemi aşağıdaki şekilde olacaktır :
• Kişiler arasında doğan uyuşmazlık hakkında
yargılama yapma ve uyuşmazlığı
çözmeye yönelik olarak davanın esası hakkında
karar vermekle görevli ilk derece mahkemeleri,
• İlk derece mahkemesi kararlarının
istinaf incelemesini yapmakla görevli
ikinci derece bölge adliye mahkemeleri,
• Bölge adliye mahkemesi ve bazı hallerde ilk
derece mahkemesi kararlarının temyiz
incelemesini yapmakla görevli Yargıtay.
İstinaf; ilk derece mahkemelerince verilen kararların bölge
adliye mahkemeleri tarafından olgu ve hukuk yönünden
incelenmesi (denetlenmesi) suretiyle düzeltilmesi,
iyileştirilmesi veya iptal edilmesi amacına yönelik bir
kanun yoludur.
Yargı çevresi; bir mahkemenin yargı yetkisinin sınırlarını
belirleyen idari coğrafi çevredir. Hukuk ve ceza
mahkemelerinin yargı çevresi kural olarak, bulundukları il
merkezi ve ilçeler ile bunlara adli yönden bağlanan
ilçelerin idari sınırlarıdır.
İlk Derece Mahkemeleri, hukuk mahkemeleri ve ceza
mahkemeleridir. Hukuk mahkemeleri, özel hukuk alanında
ortaya çıkan uyuşmazlıkların (örn. boşanma, tazminat,
alacak davası vb.) çözüldüğü ve karara bağlandığı adlî
yargı ilk derece mahkemeleridir.
Hukuk mahkemeleri, genel ve özel mahkemeler olarak iki
gruba ayrılabilir. Sulh hukuk ve asliye hukuk mahkemeleri
genel mahkemelerdir.
Asliye hukuk mahkemesi, kanunlarda aksine bir düzenleme
bulunmadıkça;
• Dava konusunun değer veya miktarına
bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin
davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalara,
• Sulh hukuk mahkemesi ve diğer özel
mahkemelerin görev alanları dışında kalan tüm
dava ve işlere (HMK m.2) bakar.
Sulh hukuk mahkemesi, dava konusunun değer veya
tutarına bakılmaksızın;
• Kira ilişkisinden doğan tüm uyuşmazlıkları konu
alan davalar ile bu davalara karşı açılan davalara,
• Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın
paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine
ilişkin davalara,
• Taşınır ve taşınmaz mallarda, sadece zilyetliğin
korunmasına yönelik olan davalara,
• Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile diğer
kanunların, sulh hukuk mahkemesi veya sulh
hukuk hâkimini görevlendirdiği diğer davalara
(örn. Taşınmazın aynına ilişkin olmayan, kat
mülkiyeti kanundan doğan davalara veya
çekişmesiz yargı işlerine) bakmakla görevlidir.
Ceza Mahkemeleri; Kanunların suç saydığı fiillerin
gerçekleşmesi halinde başvurulan davalara bakmakla
mükelleftir. Ceza mahkemeleri de genel ve özel ceza
mahkemeleri diye ikiye ayrılır. Adlî Yargı Teşkilat
Kanununa göre, ceza yargısındaki genel mahkemeler
asliye ceza ve ağır ceza mahkemeleridir. Asliye ceza
mahkemeleri tek hâkimlidir. Ağır ceza mahkemesinde ise
bir başkan ile yeteri kadar üye bulunur.
Ceza yargısındaki genel mahkemelerin görevleri şöyle
özetlenebilir:
Asliye ceza mahkemesi kanunların ayrıca görevli
kıldığı hâller dışında, sulh ceza hâkimliği ve ağır
ceza mahkemelerinin görevleri dışında kalan
dava ve işlere bakmakla görevlidir.
Ağır ceza mahkemeleriyse, kanunların ayrıca
görevli kıldığı haller dışında, Türk Ceza
Kanununda yer alan yağma, irtikâp, resmî
belgede sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık, hileli
iflas suçları, Türk Ceza Kanununun ikinci kitap
dördüncü kısmının dört, beş, altı ve yedinci
bölümünde tanımlanan suçlar (devletin
güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu
düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya
karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve
casusluk, 318, 319, 324, 325 ve 332. maddeler
hariç) ve 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanununun kapsamına giren suçlar dolayısıyla
açılan davalar ile ağırlaştırılmış müebbet hapis,
müebbet hapis veya 10 yıldan fazla hapis cezası
gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakmakla
görevlidir.
Bölge Adliye Mahkemeleri, ikinci derece adli yargı
mahkemeleri olup, Türkiye’de 15 adet bulunmaktadır.
Hüküm; bir davada ileri sürülen taleplerin maddi hukuk
kurallarına göre incelenmesi sonucunda, davanın esas
bakımından kabulü veya reddi şeklinde mahkemece
verilen nihai karardır.
Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinin görevleri:
• İlk derece hukuk mahkemelerinden verilen ve
kesin olmayan hüküm ve kararlara karşı yapılan
istinaf başvurularını karara bağlamak,
• Yargı çevresindeki ilk derece hukuk mahkemeleri
arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarını
çözmek,
• Bir davanın yargı sınırları kapsamının
belirlenmesinde tereddüt edildiği taktirde,
davanın başka bir hukuk mahkemesine nakline
veya yetkili mahkemenin tayinine karar vermek,
• Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.
Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin görevleri:
• İlk derece ceza mahkemelerine verilen ve kesin
olmayan hüküm ve kararlara karşı yapılacak
istinaf başvurularını karara bağlamak,
• Yargı çevresindeki ilk derece ceza mahkemeleri
arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarını
çözmek,
• Bir davanın yargı sınırları kapsamının
belirlenmesinde tereddüt edildiği taktirde,
davanın başka bir adli yargı ilk derece ceza
mahkemesine nakli hakkında karar vermek,
• Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.
Yargıtay, karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.
Asıl işlevi, adli yargı alanında çözüme bağlanan dava ve
işler bakımından, ülkede hukukun aynı şekilde
uygulanmasını ve hukuk birliğini sağlamaktır. İçtihatların
birleştirilmesine karar vermesi önemli görevlerindendir.
Yargıtay’ın karar organları daireler şunlardır:
• Hukuk Genel Kurulu,
• Ceza Genel Kurulu,
• Büyük Genel Kurul,
• Başkanlar Kurulları,
• Birinci Başkanlık Kurulu,
• Yüksek Disiplin Kurulu,
• Yönetim Kurulu.
Yargıtay daireleri bir başkan ve dört üyenin katılmasıyla
toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar
verilir.

İdari Yargı

İdari yargı, hukuka aykırı idari işlemlere karşı açılan iptal
davaları veya idari işlemlerden dolayı kişisel haklara
doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı
davalarının görüldüğü yargı koludur. İdari yargı kolundaki
mahkemeler;
• İlk derece idare mahkemeleri ve vergi
mahkemeleri,
• İkinci derece bölge idare mahkemeleri,
• İdari yargının en üst yargı merci olan Danıştay
olmak üzere üçe ayrılır:
İlk Derece Mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi
mahkemeleridir. İdare mahkemeleri, kamu hizmetlerinden
birinin yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerden
dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin
uyuşmazlıkları çözmekle görevli mahkemelerdir. Vergi
mahkemeleri ise, genel bütçeye, il özel idareleri, belediye
ve köylere ait vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali
yükümler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin
davaları çözmekle görevli ilk dereceli mahkemelerdir.
Bölge İdare Mahkemeleri, ikinci derece mahkemeler
olup, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına karşı yapılan
istinaf başvurularını inceleyip karara bağlamak, yargı
çevresindeki idare ve vergi mahkemeleri arasında çıkan
görev ve yetki uyuşmazlıklarını kesin karara bağlamak ve
diğer kanunlarla verilen görevleri yerine getirmektir.
Bölge idare mahkemelerinde biri idare diğeri vergi olmak
üzere en az iki daire bulunur.
Danıştay, kanunun başka bir idarî yargı merciine
bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme (temyiz)
merci olup, kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son
derece mahkemesi olarak bakar. Danıştay, Başkanlık veya
Bakanlar Kurulunca gönderilen kanun tasarıları ve
teklifleri, kamu hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin
imtiyaz sözleşmeleri hakkında görüş bildirmek, tüzük
tasarılarını incelemek, idarî uyuşmazlıkları çözmek ve
kanunla gösterilen diğer işleri yapmakla da görevlidir.
Danıştay’ın karar organları daireler şunlardır:
• Danıştay Genel Kurulu,
• İdarî İşler Kurulu,
• İdarî Dava Daireleri Kurulu,
• Vergi Dava Daireleri Kurulu,
• İçtihatları Birleştirme Kurulu,
• Başkanlar Kurulu,
• Başkanlık Kurulu,
• Yüksek Disiplin Kurulu,
• Disiplin Kurulu.
Danıştay, 14’ü dava, biri idari daire olmak üzere 15
daireden oluşur. Nihai kararların temyiz incelemesi
Danıştay Dava Daireleri tarafından yapılır.

Anayasa Yargısı

Anayasa yargısında görevli olan mahkeme Anayasa
Mahkemesidir. 17 üyeden oluşur. Üyelerin 3’ü TBMM,
14’ü ise Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa’da öngörülen
belirli yargı organları ile kurumların üyeleri veya belirli
kişiler arasından seçilir. Anayasa Mahkemesi üyeleri 12
yıl için seçilirler. Anayasa Mahkemesi’nin görev ve
yetkileri;
• Kanunların ve diğer bazı yasama işlemlerinin
anayasaya uygunluğunun denetimi ve
• Diğer görevleri olmak üzere, iki başlık altında
incelenebilir.
Anayasaya uygunluk denetimi;
• Soyut norm denetimi,
• Somut norm denetimi ve
• Bireysel başvuru olmak üzere üç şekilde
gerçekleşebilir.
Anayasa Mahkemesinin diğer görevleri:
• Cumhurbaşkanını, TBMM Başkanını, Bakanlar
Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay,
Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare
Mahkemesi başkan ve üyelerini, başsavcılarını,
Cumhuriyet başsavcı vekilini, Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay başkan ve
üyelerini, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve
Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel
Komutanını görevleri ile ilgili suçlardan dolayı
Yüce Divan sıfatıyla yargılamak.
• Siyasi partilerin kapatılmasına ve devlet
yardımından yoksun bırakılmasına ilişkin
davaları karara bağlamak.
• Siyasi partilerin mal edinmeleri ile gelir ve
giderlerinin kanuna uygunluğunun denetlemek.
• TBMM tarafından, milletvekillerinin yasama
dokunulmazlıklarının kaldırılmasına,
milletvekilliklerinin düşmesine ya da milletvekili
olmayan bakanların dokunulmazlıklarının
kaldırılmasına karar verilmesi hâllerinde,
Anayasa, kanun ve TBMM İçtüzüğü hükümlerine
aykırılık iddiasına dayanan iptal istemlerini
karara bağlamak.
• Mahkeme üyeleri arasından Anayasa Mahkemesi
Başkanı ve başkanvekilleri ile Uyuşmazlık
Mahkemesi Başkanı ve Başkanvekilini seçmek.
Anayasa Mahkemesi’nin Çalışma Usulü: Anayasa
Mahkemesi, iki Bölüm ve Genel Kurul halinde çalışır.
Bölümler, başkanvekili başkanlığında dört üyenin
katılımıyla toplanır. Genel Kurul, Mahkeme Başkanının
veya Başkanın belirleyeceği başkanvekilinin
başkanlığında en az 12 üye ile toplanır. Bölümler ve Genel
Kurul, kararlarını salt çoğunlukla alır.
Anayasa değişikliğinde iptale, siyasî partilerin
kapatılmasına ya da Devlet yardımından yoksun
bırakılmasına karar verilebilmesi için toplantıya katılan
üyelerin üçte iki oy çokluğu şarttır. Anayasa Mahkemesi,
Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri
dosya üzerinde inceler. Ancak, bireysel başvurularda
duruşma yapılmasına karar verilebilir. Mahkeme ayrıca,
gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek
üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabilir.

Diğer Yargı Kolları

Yargı yetkisi adli ve idari yargı kollarına göre daha sınırlı
olan diğer yargı kolları şunlardır:
• Askerî idari yargı
• Askerî ceza yargısı
• Mali yargı
• Uyuşmazlık yargısı
Askerî İdari Yargı: Askerî olmayan makamlarca tesis
edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askerî
hizmete ilişkin idarî işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan yargı koludur.
Askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ise
ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz.
Asker kişiden maksat; TSK’da görevli bulunan veya
hizmetten ayrılmış olan subay, askerî memur, astsubay,
askerî öğrenci, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli
erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil memurlardır.
Askerî idari yargı tek derecelidir ve bu yargı kolunda
görevli mahkeme Askerî Yüksek İdare Mahkemesidir.
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nin organları;
• Daireler,
• Daireler Kurulu,
• Başkanlar Kurulu,
• Yüksek Disiplin Kurulu ve
• Genel Kuruldur.
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, en az iki daireden
oluşur. Her daire bir başkan ile altı üyeden oluşur.
Kararlar oy çokluğu ile verilir.
Askerî Ceza Yargısı: Askerî ceza yargısında, asker
kişilerce işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler
aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak
işledikleri suçlara ait davalara bakılır. Askerî ceza
yargısındaki ilk derece mahkemeleri, askerî mahkemeler
ve disiplin mahkemeleridir.
Askerî mahkemeler, asker kişilerin askerî olan suçlarıyla
askerî mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleriyle
ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla
görevlidir. Askerî mahkemeler, 3 askerî hâkimden oluşur.
Disiplin mahkemeleri ise asker kişilerin 477 sayılı Disiplin
Mahkemelerin Kuruluşu, Yargılama Usulü ve Disiplin Suç
ve Cezaları Hakkında Kanunda düzenlenen disiplin
suçlarına ait davalara bakmakla görevlidir. Disiplin
mahkemeleri, bir başkan, 2 üye olmak üzere 3 subaydan
oluşur.
Mali Yargı: Mali yargının amacı, kamu idarelerinin etkili,
ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak çalışması ve
kamu kaynaklarının öngörülen amaçlara ve kanunlara
uygun olarak elde edilmesi, muhafazası ve kullanılması
için gerekli denetimin gerçekleştirilmesi ve sorumluların
hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasıdır. Mali
yargı kolunda görevli organ Sayıştay’dır. Sayıştay’ın hem
idari hem de yargısal görevleri bulunmaktadır.
Uyuşmazlık Yargısı: Anayasaya göre, adlî, idarî ve askerî
yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmekle görevli ve yetkili
yüksek yargı merci Uyuşmazlık Mahkemesidir.
Uyuşmazlık Mahkemesi bir başkan ile 12 asıl, 12 yedek
üyeden kurulur. Uyuşmazlık Mahkemesi; hukuk ve ceza
bölümlerine ayrılır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargısı

İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair
Sözleşme 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir. Sözleşme,
Türkiye tarafından 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylanmıştır.
Temel amacı insan haklarını ve temel özgürlükleri
korumak ve geliştirmektir. Avrupa İnsan hakları
mahkemesi;
• Genel Kurul,
• Komite,
• Daire ve
• Büyük Daireden oluşur.
Avrupa İnsan hakları mahkemesi, sözleşmenin tarafı olan
devletlerin sözleşmeye uymalarını sağlamak amacıyla
görev yapan bir mahkemedir. Avrupa İnsan hakları
mahkemesi, sözleşmeci devletlerin sayısına eşit sayıda
hâkimden oluşur. Mahkemede görev alan hâkimler,
Mahkemeye geldikleri devlet adına değil, kendi adlarına
katılırlar. Altı yıl görev yapmak üzere seçilen hâkimler,
daha sonra tekrar mahkeme üyeliğine seçilebilirler.
Hâkimlerin görev süresi yetmiş yaşında sona erer.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru
yapabilmeleri için kişilerin, iç hukuk yollarını tüketmiş
olmaları gerekmektedir. Buna göre, iç hukuk yollarının
tüketilmesi ve kesin bir karara ulaşılmasından itibaren altı
ay içinde başvuru yapılmalıdır. Mahkeme kendisine
yapılan başvuruyu kabul edilebilir bulursa, öncelikle
başvuruda bulunan taraf ile şikâyet olunan devlet arasında,
insan haklarına saygı esasından hareketle, dostane çözüm
sürecinin başlatılmasına ve yürütülmesine yardımcı olur.
Dostane çözüm süreci başarıyla sonuçlanırsa, Mahkeme
varılan çözümle sınırlı, kısa açıklama içeren bir karar
vererek başvuruyu kayıttan düşürür. Dostane çözüme
varılamazsa, başvurunun esası hakkında inceleme yapılır.
Sözleşme veya Eki Protokollerinin ihlal edildiği sonucuna
varılırsa ve sözleşmeci devletin iç hukukunda bu ihlal tam
olarak telafi edilemiyorsa, Mahkeme gerektiğinde
hakkaniyete uygun bir tazminata hükmederek, başvuruda
bulunan tarafın zararlarının giderilmesine hükmedebilir.

Ünite 5: Hukuki İlişkiler ve Haklar

Hak Kavramı ve Tanımı

Hak, “hukuk tarafından tanınan, yararlanılması hak
sahibinin iradesine bırakılan ve korunmasını isteme
hususunda bireyin yetkili sayıldığı menfaatler” olarak
tanımlanmaktadır. Hukukun, toplum yaşamını düzenleyen
ve devlet gücü ile yerine getirilen, hukuki yaptırımla
kuvvetlendirilmiş olan kuralların bütününü ifade eden
haline öğretide “objektif hukuk” denilmektedir. Objektif
hukukun kişilere bahşettiği yetkileri ifade eden kısmı ise,
“subjektif hukuk” olarak adlandırılmaktadır. Her hak
daima bir hukuk kuralına dayanmaktadır. Bu hukuk
kuralının, kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük,
yönetmelik gibi bir yazılı kural yahut örf ve âdet hukuku
gibi yazılı olmayan bir kural olması önem arz etmez.
Her hakkın varlığı o hakkın sahibinin varlığına da işaret
eder. Hukukta hak sahibi olan varlıklara kişi (şahıs)
denilmektedir. Bir hukuki ilişkinin özünü teşkil eden hak
kavramı, bazan yetki sözcüğü ile ifade edilir.

Hakların Ayrımı

Hukuk kurallarının düzenlemekte olduğu ilişkiler çok
çeşitli ve birbirinden farklıdır. Bu nedenle hukuk
kurallarının tanıdığı yetkiler olarak nitelendirilen haklar da
özleri itibarıyla birbirinden farklı ve çeşitlidir. Haklar da
çeşitli ölçütlere göre sınıflanmaktadır.

Kamu Hakları–Özel Haklar Ayrımı

Kamu hakları kamu hukukundan doğan, kişiler ile devlet
arasındaki ilişkileri düzenleyen haklardır. Özel haklar ise
özel hukuk kurallarından doğan, kişiler ile diğer kişiler
arasındaki ilişkileri düzenleyen haklardır.
Kamu Hakları ile Özel Haklar Arasındaki Farklar
Özel haklardan yararlanabilmek için Türk vatandaşı olma
zorunluluğu bulunmadığı halde kamu haklarından

yararlanabilmek için bu şarttır.

Kamu Hakları ve Türleri

Kamu hakları kamu hukukundan doğan ve vatandaşların
devlete karşı sahip oldukları haklardır. Kamu hakları,
kişilerin toplumla olan ilişkilerini düzenleyen kurallardan
doğan haklardan oluştukları için sınır ve kapsamları
yönünden henüz oluş halindedirler. Kamu hakları;
• Genel nitelikli kamu hakları ve
• Özel nitelikli kamu hakları olmak üzere ikiye
ayrılmaktadır.

Genel Nitelikli Kamu Hakları

Genel nitelikli kamu hakları;
• Kişisel kamu hakları,
• Sosyal ve ekonomik kamu hakları ile
• Siyasal kamu hakları olmak üzere üçe
ayrılmaktadır.
Kişisel kamu hakları, kişinin devlet tarafından
dokunulamayacak özel alanının sınırlarını çizen hak ve
hürriyetlerdir, hukuk düzenince kişiyi topluma ve özellikle
de devlete karşı korumak için öngörülmüşlerdir.
Sosyal ve ekonomik kamu #hakları, devletin bazı hizmetleri
yapmasını zorunlu kılarak devlete sosyal alanda bazı
ödevler yüklemektedir.
Siyasal kamu hakları, kişinin genelde seçim yolu ile yahut
diğer herhangi bir biçimde devlet yönetimine ve siyasal
kuruluşlara katılmasını sağlayan haklardır.

Özel Nitelikli Kamu Hakları

Özel nitelikli kamu hakları ise belli kişilerin kamu
kuruluşları ile olan ilişkilerini düzenleyen kamu hakları
olarak nitelendirilmektedir.

Kamu Haklarının Sınırlandırılması

Anayasa’da, temel hak ve hürriyetlerin özlerine
dokunulmadan, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun
olarak, ancak kanunla sınırlandırılabileceği
düzenlenmiştir.

Özel Haklar ve Türleri

Özel hukukun kapsamında eşit durumda olan kişiler
arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarının
bahşettiği haklar özel haklardır. Her özel hakkın
karşısında kural olarak bir hukuki yükümlülük (bir kişinin
bir şeyi yapması, yapmaması ya da vermesi şeklindeki
yükümlülük) de yer almaktadır. Genellik ilkesi
çerçevesinde, kamu haklarının aksine, özel haklardan
herkes yararlanır. Özel haklardan yararlanmada eşitlik
ilkesi söz konusudur. Özel haklar;
• Mahiyetlerine (niteliklerine),
• Konularına,
• Kullanılmalarına,
• Devredilebilmelerine ve
• Amaçlarına göre çeşitli ayırımlara tâbi
tutulmaktadırlar.

Mahiyetlerine (Niteliklerine) Göre Özel Haklar

Özel haklar ileri sürülebileceği çevre açısından
mahiyetlerine (niteliklerine) göre;
• Mutlak haklar ve
• Nisbi haklar olarak ikiye ayrılır.
Bu esas ayrımın yanı sıra mahiyetlerine göre hakları;
• Yararlanma hakları ve
• Düzenleme hakları şeklinde ikiye ayırmak da
mümkündür.
Yararlanma hakları, mallar ve kişiler üzerinde iktidar
temin eden haklardır. Diğer bir ifade ile kişinin belli bir
konu, bir şey, bir kişi, bir fikir ürünü üzerinde etkide
bulunabilmesini ifade eder.
Düzenleme hakları, sadece yararlanma haklarını etkileyen
haklardır. Bu haklar kişiye özel birtakım yetkiler vererek
bu haklara dayanarak kişinin, kendisi ya da başkası için
yararlanma hakkı kurma, değiştirme, sona erdirme
imkânını elde etmesini sağlarlar.
Mutlak Haklar: Mutlak haklar, sahibine şahıslar (kişiler)
ile maddi ve gayrimaddi (maddi olmayan) bütün mallar
üzerinde en geniş yetkileri veren ve hak sahibi tarafından
herkese karşı ileri sürülebilen haklardır. Mutlak haklar
konularına göre iki grupta incelenebilir:
• Mallar üzerindeki mutlak haklar (hâkimiyet
hakları) ve
• Şahıslar üzerindeki mutlak haklar (kişilik
hakları).
Mallar Üzerindeki Mutlak Haklar: Mal hukuki anlamda,
para ile ölçülebilen ve başkalarına devredilebilen şeyleri
ifade eder. Mallar;
• Maddi mallar ve
• Maddi olmayan mallar (gayrimaddi mallar)
olmak üzere ikiye ayrılır.
Maddi Mallar Üzerindeki Mutlak Haklar (Ayni Haklar):
Ayni haklar, sahibine tanıdığı yetkinin tam ve sınırsız
sınırsız olup olmamasına göre;
• Mülkiyet hakkı ve
• Sınırlı ayni haklar olarak ikiye ayrılır.
Mülkiyet Hak: Sahibine tam ve sınırsız yetki veren ayni
hak mülkiyet hakkıdır.
Sınırlı Ayni Haklar: Mülkiyet hakkının tersine bir kısım
ayni haklar sahibine tam ve sınırsız yetkiler vermez. Bu
tür ayni haklara sınırlı ayni haklar denir. Sınırlı ayni
haklar, hak sahibine tanıdıkları yetkinin niteliğine gore;
• İrtifak hakları,
• Taşınmaz yükü ve
• Rehin hakları olmak üzere üç gruba ayrılır.
İrtifak hakları, başkasına ait bir eşyayı kullanma veya
ondan yararlanma yetkisini veren ayni haklardır. İrtifak
hakları kendi aralarında;
• Ayni irtifak hakları,
• Şahsi irtifak hakları ve
• Karma irtifak hakları olmak üzere üçe ayrılır.
Taşınmaz yükü, bir taşınmazın malikinin yalnız o
taşınmazla sorumlu olmak üzere diğer bir kimseye bir şey
vermek veya bir iş yapmakla yükümlü kılınmasıdır.
Rehin hakları, güvence teşkil eden haklardır. Rehin hakkı
sahibine, alacağını borçlusundan alamaması halinde rehin
verilmiş olan şeyi sattırıp paraya çevirmek yoluyla
alacağını tahsil etmek yetkisini veren bir sınırlı ayni
haktır. Hakkın konusunu teşkil eden eşyanın taşınır veya
taşınmaz olmasına göre rehin “taşınır rehni” ve “taşınmaz
rehni” olmak üzere ikiye ayrılır. Taşınmaz rehninin türleri;
“ipotek”, “ipotekli borç senedi” ve “irat senedi”dir.
Maddi Olmayan Mallar Üzerindeki Mutlak Haklar: Maddi
olmayan mallar insan zeka, düşünce ve iradesinin ürünü
olan eserlerdir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri
Kanunu’na göre eser, sahibinin hususiyetlerini taşıyan ve
ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema
eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsullerini
ifade etmektedir.
Şahıslar Üzerindeki Mutlak Haklar: Şahıslar üzerindeki
mutlak haklar;
• Hak sahibinin kendi şahsiyeti üzerindeki mutlak
haklar ve
• Başkalarının şahsiyeti üzerindeki mutlak haklar
olmak üzere ikiye ayrılır.
Hak Sahibinin Kendi Şahsiyeti (Kişiliği) Üzerindeki
Mutlak Haklar:
Bir insanın maddi, manevi ve iktisadi
bütünlüğü ve varlıkları üzerinde sahip olduğu mutlak
haklara şahsiyet (kişilik) hakları denilmektedir.
Başkalarının Şahsiyeti Üzerindeki Mutlak Haklar: Modern
hukuk anlayışında kişiler hakkın konusu değil ancak
sahibi olabilecekleri için başkalarının kişiliği üzerindeki
haklar istisnai nitelik taşırlar. Özellikle küçük olanları, akıl
yönünden zayıf durumda bulunanları sadece koruma
amacıyla bu kişiler üzerinde bir başka kimsenin hak sahibi
olmasına hukuk düzenince müsaade edilmektedir.
Nispi Haklar: Nispi haklar, yalnız hukuki işleme veya
ilişkiye taraf olan kişilere karşı ileri sürülebilen haklardır.
Nisbi haklar, mutlak hakların aksine herkese karşı değil,
ancak belli bir kişiye veya belirli kişilere karşı ileri
sürülebilen haklardır. Nispi haklar;
• Alacak hakları ve
• Grup haklarından meydana gelir.
Nisbi haklar, özellikle borç ilişkilerinden meydana gelir ve
alacaklıya (hak sahibine), karşısındaki kişiden (borçludan)
belirli bir davranışta bulunmasını; bir şey vermesini, bir
şey yapmasını veya birşey yapmamasını (birşey
yapmaktan kaçınmasını) istemek yetkisini verirler.
Alacak hakları kendi içinde;
• Alelade alacak hakları ve
• Güçlendirilmiş (etkisi kuvvetlendirilmiş) alacak
hakları olarak ikiye ayrılır.
Alelade Alacak Hakları: Bu haklar, borçlar hukukundan,
tüzel kişilere ilişkin hukuktan, aile, miras ve eşya
hukukundan ortaya çıkabilir. Borçlar hukukunda
düzenlenmiş olan alacak haklarının kaynağını genellikle
bir borç ilişkisi teşkil eder. Borç ilişkisinin kaynağı;
hukuki işlemler, haksız fiiller (hukuka aykırı fiiller),
sebepsiz zenginleşmedir.
Güçlendirilmiş Alacak Hakları: Tapu kütüğüne şerh
verilmesi şartı aranarak, sadece işlemin tarafına değil,
üçüncü kişilere de ileri sürülebilmesi imkanı getirilmiş,
sınırlı olarak kanunda açıkça düzenlenmiş olan haklardır.

Konularına Göre Özel Haklar

Özel haklar korudukları menfaatin maddi ya da manevi
oluşuna göre;
• Malvarlığı (mamelek) hakları ve
• Kişilik hakları şeklinde ayrılırlar.
Malvarlığı, kişilerin para ile ölçülebilir nitelikte olan,
paraya çevrilebilen, kural olarak başkalarına
devredilebilen ve miras yoluyla intikal eden hak ve
borçlarının bütünüdür.
Kişilerin, değerleri para ile ölçülemeyen, paraya
çevrilemeyen, başkalarına devredilemeyen ve miras
yoluyla da intikali mümkün olmayan, sahibi için sadece
manevi bir değer ifade eden haklarına “kişilik (kişi
varlığı/şahsiyet) hakları” denilmektedir.

Kullanımlarına Göre Özel Haklar

Kullanma yetkisi bakımından, hak sahibine bağlılıklarına
göre özel haklar;
• Devredilebilen haklar ve
• Devredilemeyen haklar şeklinde ikiye ayrılır.
Devredilebilen haklar, sağlararası bir hukuki işlemle
başkalarına devredilebilen, miras yolu ile de intikal eden
haklardır.
Devredilemeyen haklar, sağlararası bir hukuki işlemle
başkalarına devredilemeyen, miras yolu ile de intikal
etmeyen haklardır.
Kişiye bağlı haklar, kişi ile hak arasındaki sıkı ilişki
nedeniyle sadece hak sahibi kişi tarafından kullanılabilen
haklardır. Bu haklar başkalarına devredilemedikleri gibi
miras yoluyla da intikal etmezler.

Amaçlarına Göre Özel Haklar

Bir kısım haklar kullanılmalarıyla birlikte yeni bir hukuki
durum ortaya çıkarırken bir kısım haklar
kullanıldıklarında yeni bir hukuki durum yaratmazlar. İşte
özel haklar kullanılmalarının yarattığı hukuki etki
bakımından amaçlarına göre de bir ayrıma tâbi tutularak;
• Yenilik doğuran (inşai) haklar ve
• Alelade haklar (yenilik doğurmayan yalın haklar)
olarak ikiye ayrılmaktadırlar.
Yenilik doğuran (inşai) hak, özel bir hukuki duruma
dayanarak hak sahibinin tek taraflı irade açıklaması
(beyanı) ile yeni bir hukuki ilişki kurabilme, mevcut
hukuki ilişkiyi de değiştirebilme veya ortadan
kaldırabilme yetkisini ifade eder.
Yenilik doğuran haklar üç grupta toplanmaktadır:
a. Kurucu yenilik (yaratıcı) doğuran hakların
kullanılması ile yeni bir hukuki ilişki yaratılır,
başka bir ifade ile bir hak kazanılır. Hak sahibi
iradesini açıklamak suretiyle yeni bir hukuki
ilişkinin doğmasını sağlar.
b. Değiştirici yenilik doğuran haklar, tek taraflı
irade açıklaması ile mevcut bir hukuki durumun
değiştirilmesi sonucunu doğururlar.
c. Bozucu yenilik doğuran haklar, hak sahibi
tarafından kullanılmaları ile mevcut bir hukuki
durumu ortadan kaldıran haklardır.
Alelade Haklar: Hak sahibinin hakkını kullanmasıyla
herhangi bir yeni hukuki ilişki doğurmayan haklara
alelade haklar (yenilik doğurmayan/yalın haklar) denir.
Kapsamına ergin olmayan çocuğa (küçüğe) öğüt vermek,
ihtarda bulunmak, çocuğun mallarını yönetmek, onu
temsil etmek haklarının da girdiği sadece anne ve babalara
tanınmış olan velâyet hakkı, bu tür hakların örneğini
oluşturur.

Bağımsız Olup Olmamalarına Göre Özel Haklar

Özel haklar, elde edilmeleri yönünden başka bir hakka
bağlı olup olmamalarına göre;
• Bağımsız haklar (asıl haklar) ve
• Bağımlı haklar olmak üzere ikiye ayrılırlar:
Bağımsız haklar (asıl haklar), herhangi bir hakka bağlı
olmayan hakları ifade eder. Bu haklar, hak sahibinin
doğrudan doğruya sahip olduğu haklar olup, (istisna teşkil
eden oturma hakkı, intifa hakkı gibi devredilemeyen
bağımsız haklar hariç olmak üzere) başkalarına
devredilebilir, miras yolu ile de mirasçılarına intikal eder
(örneğin; mülkiyet hakkı, alacak hakkı, fikri haklar).
Bağımlı haklar (fer’i haklar/yan haklar) ise bağımsız bir
hakka belirli bir bağlılığı olan, asıl hak bulunmaksızın
mevcut olmayan hakları ifade etmektedir. Bağımlı haklar,
asıl (bağımsız) hakların amacına ulaşmasına yardımcı
olmayı (alacaklının kefile karşı sahip olduğu hak), bu
hakları güçlendirmeyi, bu haklara güvence vermeyi
(ipotek hakkı) ya da o hakların kapsamını genişletmeyi
(bir sözleşmede yer alan faiz talepleri) amaçlamaktadır.

Ünite 6: Hakkın Kazanılması, Kaybedilmesi, Kullanılması ve Korunması

Hakkın Kazanılması

Hakkın Kazanılmasına Yol Açan Sebepler

Herhangi bir hakkın bir kişiye bağlanmasına hakkın
kazanılması adı verilir. Bir hakkın kazanılmasına yol açan
olgular;
– Hukuki olay,
– Hukuki fiil ve
– Hukuki işlem
olmak üzere üç tanedir.
Hukuki düzen içinde yasalarla kişiye hak bağlayan olaylar
hukuki olay olarak adlandırılır. Hukuki olaylar iki grupta
toplanabilir:
– Geniş anlamda hukuki olay,
– Dar anlamda hukuki olay.
Geniş anlamda hukuki olay, kanun koruyucunun kişi
iradesi sonucu olup olmadığına bakmaksızın hüküm ve
sonuç bağladığı olaylardır.
Dar anlamda hukuki olay ise kişi iradesi sonucu olan ve
hukuk düzeni tarafından kendisine hukuki sonuç bağlanan
olaylardır. Bunlara hukuki fiil denir. Yani hukuki fiil,
hukukun kendisine hukuki sonuç bağladığı insan iradesini
(insan davranışlarını) ifade eder. Hukuki fiiller;
– Hukuka uygun fiiller (hukuk düzeninin
onayladığı fiiller)
– Hukuka aykırı fiiller (hukuk düzeninin uygun
bulmadığı fiiller) olmak üzere ikiye ayrılır.
Hukuka uygun fiiller, üç gruptur:
– İrade veya iş ve emek açıklamaları,
– Bilgi veya haber verme (tasavvur) açıklamaları,
– Duygu açıklamaları.
İrade veya iş ve emek açıklamaları;
– Hukuki işlem,
– Hukuki işlem benzeri fiiller ve
– Maddi fiiller olmak üzere üçe ayrılır
Hukukun, kişinin davranışına, iradesine uygun sonucu
bağlaması durumunda hukuki işlem ortaya çıkar. Örneğin,
sözleşmeler hukuki işlemler arasındadır. Hukuki
işlemlerde, irade açıklaması ve hukuki sonuç olmak üzere
iki unsur bulunur.
Hukuki işlem benzeri fillerde, irade açıklaması sadece
sonuca yöneliktir, hukuki sonuç bu irade açıklamasından
bağımsız olarak meydana gelir.
Maddi filler, bir irade açıklamasına yönelik olmayan
fiillerdir. Maddi fiil söz konusu olduğunda, kanundan
dolayı hukuki sonuç ortaya çıkmaktadır.
Bilgi veya haber verme (tasavvur) açıklamaları ile
meydana gelmiş bir olay ilgili kişi ya da kişilere bildirilir.
Duygu açıklamaları: Kanun koyucu istisnaen bir duygu
açıklamasına da hukuki sonuç bağlayabilmektedir.
Kişinin hukuk düzenince onaylanmayan davranışı,
objektif bir hukuk kuralını ihlâl ediyorsa kanuna aykırılık,
borcun yerine getirilmesini engelliyorsa akde aykırılık,
ortaya çıkar. Hukuka aykırı fiiller, haksız fiiller ve borca
aykırı fiiller (borca aykırılık) olmak üzere ikiye ayrılır.
Hakların doğumu ve kaybı hukuki olaylar, hukuki fiiller
ve hukuki işlemler vasıtasıyla olmaktadır. Haklar,
özellikle de malvarlığı hakları;
– Aslen kazanma ve
– Devren kazanma
olmak üzere iki şekilde kazanılır.

Hakkın Aslen Kazanılması

Hukuki olay, hukuki fiil ya da kanundan kaynaklanan
aslen kazanmada kişi, o zamana kadar hiç kimseye ait
olmayan ve aslında daha önceden mevcut olmayan bir
hakkı, kendi fiiliyle elde ederek o hakkın ilk sahibi
olmaktadır. Başka bir ifadeyle kişinin daha önce birine ait
olmayan veya daha önceden mevcut olmayan bir hakkı ilk
defa kazanması aslen kazanma olarak tanımlanır.
Maddi mallar (eşya), maddi olmayan mallar veya kişiler
üzerindeki haklar aslen kazanılabilir. Sahipsiz bir taşınmaz
üzerinde aslen mülkiyet hakkının kazanılmasını sağlayan
“işgal”; sahipsiz taşınırlar üzerinde bu yolla mülkiyet
hakkının kazanılmasına imkan veren “ihraz”; başkasına
ait bir şeyi işleme, malların karışması ya da birleşmesi,
başkasına ait bir eşyayı zamanaşımı ile kazanma, hakların
aslen kazanılmasının yollarıdır.

Hakkın Devren Kazanılması

Kişinin bir hakkı o zamana kadar sahip olan başka bir
şahıstan alması hakkın devir yoluyla / devren
kazanılmasıdır. Başka bir ifadeyle devren kazanma, bir
kişinin bir hakkı o zamana kadar sahibi olan kişiden elde
etmesidir.
Devren kazanmada bir hak eski sahibinden yeni bir hak
sahibinin malvarlığına geçmekte, bir kişi hakkı
kaybederken diğeri devren kazanmaktadır. Hakların
devren kazanılması, genellikle bir hukuki işlemle bir
başka kişiye geçirilmesi veya miras yoluyla olur.
Devren kazanmada, hakkı kazanana “halef (ardıl/
artgelen)” denilmektedir. Hak, bütün alacak (aktifi) ve
borçları (pasifi) ile devrediliyorsa, “külli halefiyet” söz
konusu olur (örneğin, mirasın intikalinde, mirasçının
miras bırakanın haklarına sahip ve borçlarından sorumlu
olması). Sadece bir kısım haklar bir kimseden başka bir
kimseye devir yoluyla geçiriliyorsa “cüz’i halefiyet” söz
konusudur (örneğin, taşınırlarda “teslim”, taşınmazlarda
“tescil” ve alacaklarda “temlik” işlemiyle hakların
başkasına geçmesi).

Hakların Kazanılmasında İyiniyet

İyiniyet Kavramı

İyiniyet kavramı, bir şekilde göreceli olup hak
kazanılırken hakkın kazanılmasına ilişkin durumlar için
bilgi eksikliğinden ya da yanlış bilgi durumunu makul
görmeyi ifade eder.
Karine, mevcut ve bilinen olgulardan bilinmeyen bir
olgunun varlığı sonucunu çıkarmak olduğundan, iddiasını
bir karineye dayandıran kişiye önemli bir imkân
sağlamaktadır. İddiasını karineye dayandıran kişi, bu
karine dolayısıyla iddiasını ispat yükünden kurtulmakta,
İspat yükünü karşı tarafa geçirmektedir.
İyiniyetin Unsurları
İyiniyetin unsurları üçe ayrılarak incelenebilir:
– Kişi yanlış bir bilgiye sahip veya hiçbir bilgisi
olmamalı.
– Bu yanlış bilgi veya bilgisizlik kendisinden
kaynaklanmamalı. Mazur görülebilir bir yanlış
bilgi veya bilgisizlik bulunmalı; gereken özenin
gösterilmesi ihmal edilmiş olmamalı.
– Bu yanlış bilgi veya bilgisizlik hakkın ortaya
çıkması durumunda mevcut olmalı ya da devamlı
mevcut olmalıdır.

İyiniyetin Sonuçları

İyiniyetin en önemli sonucu (hükmü), hakların
kazanılmasını sağlamasıdır. Ancak bazı istisnai hallerde
kişi iyiniyetli de olsa, hakkı kazanması söz konusu
olmayacaktır. Bu istisnai haller; iyiniyetin, daha öncelikli
korunması öngörülmüş olan yararlarla çatışması nedeniyle
ortaya çıkmaktadır. Bu istisnai haller şunlardır:
– Ayırt etme gücü bulunmayan kişinin korunması,
– Malı çalınanın korunması,
– Malı elinden rızası olmadan çıkmış olan kişinin
korunması.
o Malı kaybolmuş kişinin korunması,
o Malı çalınmış kişinin korunması,
o Malı gaspedilen kişinin korunması.
Eşya Hukukunda: İyiniyetli olma sonuçlarını en çok eşya
hukukunda ayni hakların, özellikle de mülkiyet hakkının
kazanılmasında gösterir. Mülkiyet hakkı açısında
iyiniyetin sonuçları taşınır ve taşınmazlar için ayrı ayrı
incelenebilir.
Taşınır mülkiyetinin konusu, nitelikleri itibarıyla
taşınabilen maddi şeyler ile edinmeye elverişli olan ve
taşınmaz mülkiyetinin kapsamına girmeyen doğal
güçlerden oluşur.
Sahibinin elinden isteğiyle çıkan taşınırlarda, bir eşyanın
sahibi o eşyayı bir hukuki işlem (kullanım ödüncü TBK
m.379; saklama sözleşmesi TBK m.561) ile belli bir
süreliğine bir başkasına vermiş olmaktadır. Bırakılmış
eşya, sahibi tarafından kullanım ödüncü, saklama
sözleşmesi vb. hukuki işlemle belli bir süreliğine bir
başkasına verilmiş olan eşyadır.
Sahibinin elinden isteği olmadan çıkan taşınırlarda ise
durum daha farklıdır. Bir eşyayı beş yıl süre ile davasız ve
aralıksız iyiniyetle ve malik sıfatıyla (malik olduğu
inancıyla) zilyetliğinde bulunduran kişi, zamanaşımı
yoluyla o eşyanın maliki olur.
Taşınmazlar TMK 704. maddede sayılmıştır. Bunlar;
arazi, tapu kütüğünde ayrı sayfada kaydedilen bağımsız ve
sürekli haklar, kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız
bölümlerdir. Taşınmaz üzerinde ayni haklar (mülkiyet ve
sınırlı ayni haklar) kural olarak tapu siciline tescil ile
kazanılır.

Aile Hukukunda: Abc

Aile hukukunda da iyiniyetin sonuçlarına rastlanmaktadır.
Evlilik sorunlarındaki mutlak ve nispi butlan kararları
örnek verilebilir.

Borçlar Hukukunda: Abc

Borçlar hukukunda iyiniyetin sonuçları açısından
“alacağın devri (alacağın temliki)” örnek verilebilir.
Alacağın devri, bir alacağın alacaklı tarafından yazılı
şekilde bir başkasına devredilmesidir.

Hakkın Kaybedilmesi

Hakkın kaybedilmesi, bir hakkın sahibinden ayrılması
durumudur. Hakkın kaybedilmesi, nisbi kaybı veya mutlak
kaybı olarak iki şekilde gerçekleşebilir.
Hak sahibinin, hakkın hukuki işlem, hukuki fiil ya da
hukuki olay sonucunda bir başka kişiye hakkı
devretmesiyle hakkın nisbi kaybı gerçekleşir. Hakkın
mutlak kaybı, hakkın, hukuki olay, hukuki fiil ya da
hukuki işlem sonucunda tamamen ortadan kalkmasıyla
gerçekleşir.

Hakkın Kullanılması

Hakkın Kullanılması ve Sınırları

Hakkın kullanılması, kişinin hukuksal yollarla elde ettiği
hakları ve menfaatleri kullanmak üzere harekete
geçmesidir. Davranış kuralları, hakkın kullanılmasının
çerçevesini çizer, yani kapsam ve içeriğini düzenler.
Hak Kullanılmasında Dürüst Davranma (Dürüstlük
Kuralları)
Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesindeki dürüstlük
ilkesi hukuki ilişkilerin içeriğini düzenler. Madde,
“Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine
getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.”
şeklinde ifade edilmiştir.
Dürüstlük ilkesi, ister kanundan, ister sözleşmeden yahut
sözleşme öncesi ilişkiden doğmuş olsun, ortaya çıkan
hakların kullanılmasına, bir borç doğmuşsa da borcun
ifasına ilişkin olacaktır.
Bir hakkın kullanılması, sözleşmeye dayalı olabilir. Ahde
vefa ilkesi tarafların verdikleri söz ve taahhütlere bağlı
kalmalarını esas kılar. Ancak bu durumun istisnaları
vardır.
Dürüstlük kurallarına aykırılık teşkil eden kanuna karşı
hile, bir emredici hukuk kuralının, hukuka aykırı bir fiil
için öngördüğü yaptırımdan korunmak amacıyla, kanunda
yer alan bir başka kuraldan yararlanarak yasaklanmış
sonucu elde etmektir.

Hakkın Kötüye Kullanılması

Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk
düzeni korumaz.” şeklindeki düzenleme, hakkın kötüye
kullanılmasına işaret eder. Bir hak, sahibi tarafından iyi
kullanıldığı takdirde hukuk düzenince korunmaya layıktır,
aksi takdirde hukuk düzeninin korumasından
yararlanamaz.
Hakkın kötüye kullanılmasından bahsedebilmek için, bazı
koşullar gerekir. Bu koşullar şunlardır:
1. Hukuk düzeni (kanun) tarafından tanınmış bir
hakkın varlığı,
2. Bu hakkın (haklı bir menfaatin yokluğu, hakkın
sosyal veya ekonomik amacından saptırılması
gibi) açıkça dürüstlük kuralına aykırı olarak
kullanılması,
3. Hakkın dürüstlük kuralına aykırı
kullanılmasından başkalarının zarar görmüş veya
zarar görme tehlikesiyle karşılaşmış olmaları.

Hakkın Korunması

Hak sahibinin hakkını kullanabilmesini hukuk düzeni
sağlar. Kişinin hakkını kanun korur.

Talep Hakkı ve Hakkın Devlet Eliyle Korunması

Asıl hakka bağlı bir yetki olan talep hakkı, hukuki
ilişkinin içeriğini oluşturan edimin yerine getirilmesini,
yükümlü olan kişiden istemek yetkisidir.
Bir kişinin hakkının korunması ya da elde edilmesi, bir
uyuşmazlığın halli veya önlenmesi yahut bir kişiye karşı
hukuki bir etkinin sağlanması için mahkeme yoluyla
Devletin harekete geçmesinin istenmesine dava denir.
Dava hakkı, talep hakkını Devletin tarafsız ve bağımsız
yargı organları (mahkemeler) önünde ileri sürme ve onlar
aracılığıyla yerine getirilmesini isteme yetkisini ifade eder.
Çekişmeli yargı (nizalı kaza), karşılıklı bir uyuşmazlığın
söz konusu olduğu, davacı ve davalı arasında gelişen yargı
türüdür (boşanma davası, tahliye davası, babalık davası,
tazminat davası vb). Çekişmesiz yargı (nizasız kaza) ise
karşılıklı bir uyuşmazlığın bulunmadığı dolayısıyla
davalının yer almadığı, usulen görülen yargı türüdür (isim
değiştirmek için açılan dava, yaş düzeltilmesi için açılan
dava vb).
Dava çeşitleri, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK)
105 ila 113. maddeler arasında düzenlenmiştir.
Yeni HMK; Eda davaları, Tespit davaları ve İnşai
davaların (yenilik doğuran davalar) yanı sıra Belirsiz
alacak davası ve Topluluk davası şeklinde yeni dava
çeşitlerini de öngörmektedir.
Eda davası ile mahkemeden, davalının, bir şeyi vermeye
veya yapmaya ya da yapmamaya mahkûm edilmesi talep
edilmektedir.
Tespit davası ile mahkemeden, bir hakkın veya hukuki
ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin
sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilmektedir.
İnşai dava ile mahkemeden, yeni bir hukuki durum
yaratılması veya var olan bir hukuki durumun içeriğinin
değiştirilmesi yahut onun ortadan kaldırılması talep edilir.
Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını veya değerini,
tam ve kesin olarak belirlenmesinin kendisinden
beklenemeyeceği veya imkânsız olduğu hallerde, alacaklı,
hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek
suretiyle belirsiz alacak davası açabilecektir
Topluluk davasında, dernekler ve diğer tüzel kişiler
üyelerinin veya temsil ettikleri kişilerin haklarını korumak
için dava açabilirler.
Bir davada davalı davayı kabul ederse kural olarak dava
sona erer. Dava görülürken ikrarda bulunan taraf, diğer
tarafça ileri sürülen veya aleyhine hukuki sonuç doğuracak
nitelikteki bir maddi olgunun doğruluğunu beyan
etmektedir.
Savunma ile davalı, iddia edilen olgulara karşılık
vermektedir. Savunma, kural olarak üç şekilde yapılır:
– İnkâr ederek savunma,
– İtiraz ederek savunma,
– Def’i ileri sürerek savunma.
İnkâr, davalı tarafından, davacının dayandığı olguların,
olayların mevcut olmadığının iddia edilmesidir.
İtirazda davalı, davacının ileri sürdüğü olgulara karşı
başka olaylar, olgular belirterek, davacının iddia ettiği
hakka sahip olmadığını iddia etmektedir.
Def’i, davalının, davacının ileri sürdüğü olay ve dava
konusunu kabul etmekle birlikte, kendi edimini yerine
getirmekten çekinmesini haklı gösterecek karşı sebepleri
ileri sürmesidir.
Cebri icra ise borçlarını ödemeyen borçluların, devlet
gücü ile borçlarını ödemeye zorlanmalarıdır.

Hakkın Bizzat Sahibi Eliyle (Kişinin Kendisi

Tarafından) Korunması

Kanun çok istisnai durumlarda, kişinin hakkını bizzat
kendisin korumasına izin vermektedir. Bu istisnai haller
arasında;
– Haklı savunma (meşru savunma/meşru müdafaa),
– Zaruret (ıztırar) hali ve
– Kuvvet kullanma (ihkakı hak) sayılabilir.
Meşru müdafaa (haklı savunma), bir kişinin kendisine
veya malına yönelik bir saldırı söz konusu olduğunda
belirli şartlar altında kuvvet kullanarak bu saldırıyı
uzaklaştırma hakkına sahip olmasıdır.
Zaruret (ıztırar) halinde, bir kişi kendisini veya başkasını
açık ya da yakın bir zarar tehlikesinden korumak için diğer
bir kişinin mallarına zarar vermektedir.
İhkakı hak ise bir kişinin hakkını bizzat kuvvet kullanarak
korumasıdır.

Hakkın Korunmasında İspat Yükü

İspat yükü ilkesine göre; kanunda aksine hüküm
bulunmadıkça, bir davanın taraflarından her biri, hakkını
dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.
İspat yükünün kanun hükmü ile yer değiştirmesi: Bazı
hallerde ispat yükü, bir kanun hükmü ile değiştirilmiş
olabilir.
İspat yükünde; kanun tarafından mevcut ve belli olarak
kabul edilen bir olaydan, bilinen bir olgudan, bilinmeyen
bir olayın, bir olgunun varlığı hakkında sonuç
çıkarılmasını ifade eden karinelerde kullanılabilir.
Devlet memurları veya noterler, resmî makamlar
tarafından tutulan sicillere (nüfus kütüğü, tapu sicili,
evlenme sicili vb.) resmî siciller denir.
Noterler veya yetkili makamlar tarafından düzenlenen,
mahkeme ilamları, vakıf senedi, miras sözleşmesi vb.
yazılı belgelere resmî senetler denir.
Taraflardan birinin iddiasının gerçek olduğunun karşı
tarafça kabul edilmesi demek olan ikrar halinde de diğer
tarafın ispat yükümlülüğü ortadan kalkar.

Ünite 7: Özel Hukukun Dalları

Giriş

Kamu hukuku-özel hukuk ayrımı hukukun temel
ayrımlarından biri olmasına rağmen artık eski önemini
yitirmiş; yalnızca eğitim amacıyla kullanılmaktadır. Özel
hukukun dalları arasında Medeni Hukuk, İş Hukuku,
Ticaret Hukuku ve Devlet Özel Hukukunu ele almak
mümkündür.

Medeni Hukuk

Medeni hukuk, gerçek ya da tüzel kişilerin toplumsal
ilişkilerinde ön plana çıkan haklarını konu alır. İnsanın
doğumla kazandığı haklar dışında sonradan elde ettiği
haklar da medeni hukukta düzenlenir. Medeni Kanun’un
başlangıç kısmını oluşturan ilk yedi maddesinde, temel
ilkelere yer verilmiştir. Buna göre kanun, sözüyle ve
özüyle değindiği bütün konularda uygulanır. Kanunda
uygulanabilir bir hüküm yoksa hâkim, örf ve âdet
hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı
nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.
1926 tarihli eski Medeni Kanun, 22.11.2001’de yerini
4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanunu’na bırakmıştır.
Yasa toplam dört kitaptan oluşturulmuştur. Bunlar, kişiler
hukuku, aile hukuku, eşya hukuku ve miras hukuku
kitaplarıdır. Borçlar Hukuku ise Türk Borçlar Kanunu
olarak düzenlenmiştir.
Kişiler hukuku: Medeni Kanun kişileri, gerçek ve tüzel
kişiler olmak üzere ikiye ayırmıştır. Gerçek kişiler
hukukunda, önce her insanın hak ehliyeti olduğu belirtilir.
Fiil ehliyeti ise ayrıca irdelenir ve fiil ehliyetine sahip olan
kimsenin kendi fiilleriyle hak edinebileceği ve borç altına
girebileceğinden hareket edilir. Kişiler hukuku, kişiler
arasındaki hısımlık ilişkilerini ele alır. Kişileri ilgilendiren
bir diğer konu da ikametgâhtır; kişinin yerleşim yerini,
nasıl değiştirilebileceğini, yasal olarak ne şekilde
belirlendiğini ele alır. Kişiliğin korunması da kişiler
hukukunun konusuna girer.
Tüzel kişilerin hak ve fiil ehliyetlerini de kişiler hukuku
inceler. Tüzel kişiler, kanuna ve kuruluş belgelerine göre
gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini kazanırlar.
Dernekler ve vakıflar olmak üzere iki temel tüzel kişi türü
vardır.
Aile hukuku: Medeni Kanun’un ikinci kitabı olan Aile
hukuku; evlenme ve nişanlanma, batıl olan evlilikler,
boşanma, nafaka, mal rejimleri, hısımlık, soybağının
kurulması, tanıma ve babalık kararı, evlat edinme, velayet,
çocuğun malları, ev yönetimi, vesayet, kayyımlık, bu
kurumların oluşması, koşulları, sona ermesi ve sonuçları
konularını düzenlemektedir. Vesayet organları, vesayet
daireleri ile vasi ve kayyımlardır.
Miras hukuku: Bu alan, kişinin ölümü sonrasında geride
kalan malvarlığı üzerindeki hakları ele alır. Yasal
mirasçılar, miras bırakanın birinci derece mirasçıları olan
altsoyu, altsoyu bulunmayan mirasbırakanın mirasçıları,
ana ve babasıdır. Mirasbırakandan önce ölmüş olan büyük
ana ve büyük babaların yerlerini, her derecede halefiyet
yoluyla kendi altsoyları alır. Evlatlık ve altsoyunun, evlat
edinene mirasçılığı da kan hısmı gibidir.
Miras hukuku, mirasçıların yasayla belirlenen paylarının
dağıtımı ve vasiyet konusuyla da ilgilenir. Ölüme bağlı
tasarruflar, bu alanın önemli konularından bir diğeridir.
Buna göre mirasbırakan malvarlığının tamamında veya bir
kısmında, vasiyetname ya da miras sözleşmesiyle
tasarrufta bulunabilir. Mirasın açılması, paylaşılması,
istihkak davaları, mirasın reddi ve tasfiyesi, mirasçıların
sorumluluğu, paylaşımın ne şekilde yapılacağı da miras
hukukunda ele alınan konulardır.
Eşya hukuku: Medeni hukukun dördüncü bölümü olan
eşya hukuku, taşınır ve taşınmaz malların üzerindeki
hakları konu alır. Eşya hukukunun temel kavramı olan
mülkiyet hakkı; bir kimseye, bir eşya üzerinde kullanma,
yararlanma, tasarrufta bulunma yetkilerini tanıyan en
geniş kapsamlı haktır. Mülkiyet, temelde ferdi mülkiyet ve
birlikte mülkiyet olarak ikiye ayrılır. Birlikte mülkiyet ise
paylı mülkiyet (müşterek mülkiyet) ve elbirliği mülkiyeti
(iştirak halinde mülkiyet) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
Arazi, tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız
ve sürekli haklar ve kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı
bağımsız bölümler, taşınmaz mülkiyetinin konusunu
oluşturur. Eşya hukuku ayrıca, kaynak ve yer altı suları
üzerindeki mülkiyet ve irtifak hakkını da konu alır. Taşınır
mülkiyetinin konusu ise nitelikleri itibarıyla taşınabilen
maddî şeyler ile edinmeye elverişli olan ve taşınmaz
mülkiyetinin kapsamına girmeyen doğal güçlerdir.
İrtifak hakkı, intifa hakkı, oturma hakkı, üst hakkı, kaynak
hakkı gibi haklar, eşya hukukunun en temel bölümlerinden
olan sınırlı ayni haklar kategorisinde yer alır. Taşınır
rehni, taşınmaz rehni (ipotek, ipotekli borç senedi veya
irat senedi), taşınmaz rehniyle güvence altına alınan ödünç
senetleri, alacaklar ve diğer haklar üzerinde rehin, rehin
karşılığında ödünç verme işi ile uğraşanlar, zilyetlik ve
tapu sicili, eşya hukuku içinde incelenen diğer konulardır.

Borçlar Hukuku

Borçlar hukuku, kişiler arasındaki borç ilişkilerini
düzenler. Borcun kaynağı; kanun, sözleşme ya da hukuka
aykırı bir fiil olabilir. Borçlar hukuku bu borç
kaynaklarını, yarattıkları sorumluluk türünü ve sonuçlarını
düzenler. Borçlar Kanunu, iki temel bölümden oluşur; ilk
bölüm genel hükümlerdir ve hemen her borç ilişkisine
uygulanabilen hükümlerden oluşur. İkinci bölüm ise özel
hükümler olarak adlandırılmıştır ve çeşitli sözleşme
tiplerini ve onlara özgü hükümleri düzenlenmektedir.
Borçlar Kanunu’nda yer verilen sözleşmeler dışında,
atipik, karma nitelikli sözleşmeler de borçlar hukukunun
düzenleme alanına girmektedir.
Sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine
uygun olarak açıklamalarıyla, rızaların uyuşmasıyla
kurulur. Borçlar Kanunu’nda düzenlenen genel işlem
koşulları, bir sözleşmenin yapılması sırasında sözleşmeyi
düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede
kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak
karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleri olarak ifade
edilebilir.
Temsil, haksız fiilin icra şekli ve sonuçları, sorumluluğun
kaynağı olarak kusurlu eylemler ve istisnai nitelik taşıyan
kusursuz sorumluluk halleri, sebepsiz zenginleşmeden
doğan borç ilişkileri, borçların ifası, borç türleri, faiz,
temerrüt borçlar hukukunda incelenen temel konulardır.
Birden çok borçludan her birinin, alacaklıya karşı borcun
tamamından sorumlu olmayı kabul ettiğini bildirmesi ile
oluşan müteselsil borçluluk; bağlanma ve cayma parası,
ceza koşulu, alacak devri, borcun üstlenilmesi, borca
katılma, borçlar hukukunun ayrıntılı olarak ele aldığı diğer
yapılardır.

İş Hukuku

İş Hukuku, çalışma yaşamına ilişkin kuralları ele alır. İş
hukuku; Bireysel İş hukuku, Toplu İş hukuku, Sosyal
Güvenlik hukuku şeklinde alt dallara ayrılır.
Bireysel iş hukuku, 4857 sayılı İş Kanununu temel alan
bir alandır. İş hukukunun en temel özelliği, bir özel hukuk
sözleşmesi olan ve Borçlar Kanunu’nda düzenlenen
hizmet sözleşmesiyle taraflardan birinin korunmasını
amaçlamasıdır. Serbest koşullarda yapıldığında pazarlık
şansı olmayan işçinin aleyhine hükümler içermesi
muhtemel bir hizmet sözleşmesine müdahale ederek işçiyi
korumaya çalışır. Sözleşmenin niteliği, ücret, yıllık izin,
fazla çalışma, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, hafta tatili
ve sözleşmenin feshi, İş Kanunu tarafından ayrıntılı bir
biçimde düzenlenmiştir. İş Kanunu, hizmet (iş) sözleşmesi
ile çalışan her işçiyi kapsamına almaz, sadece İş
Kanunu’nun kapsamına giren işçilerle ilgilenir. İş
Kanunu’nun kapsamına girmeyen işçiler, Borçlar Kanunu
hükümlerine tâbi olurlar.
İş sözleşmesi, işçi-işveren-alt işveren ilişkisi, iş güvencesi,
sözleşmenin feshi, kıdem, ihbar ve iş güvencesi
tazminatları, çıkarılan işçinin işe iade hakkı ve sonuçları,
yeni iş arama izni, toplu işçi çıkarma, özürlü ve eski
hükümlü çalıştırma zorunluluğu; iş hukukunun
kapsamındaki konuların başlıcalarıdır. İş Kanunu’nun bir
bölümü ise iş sağlığı ve güvenliğine ayrılmıştır.
Toplu iş hukuku; Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi
Kanunu ile düzenlenmektedir. Söz konusu yasa, işçilerin
Anayasa’dan kaynaklanan örgütlenme hakkını güvence
altına almaktadır Bu sürecin arzu edilmeyen ancak
Anayasal koruma altındaki sonucu grev ve lokavt da toplu
iş hukukunun hayati konuları arasında yer alır.
Sendikaların kuruluşu, işleyişi ve tasfiyesi, üyelerine
sağladıkları haklar, sendikaların kendi iç işleyişindeki
sendikal demokrasi, bu sendikaların imzaladıkları toplu iş
sözleşmelerinin hukuki yapısı ve getirdiği haklar, toplu iş
hukukunun ilgi alanına girer.
Sosyal güvenlik hukuku: Türkiye’nin en geniş kapsamlı
hukuk dalıdır denebilir. Sosyal güvenlik sisteminin temel
yasası, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu’dur. Sosyal güvenlik hukukunda, işçi ve
memurlar dışında bağımsız çalışanlar (esnaf, sanatkâr,
şirket sahibi, vs.) da kapsama dâhildir. Sigortalı, kısa
ve/veya uzun vadeli sigorta kolları bakımından adına prim
ödenmesi gereken veya kendi adına prim ödemesi gereken
kişidir. Sosyal güvenlik hukuku kapsamında incelenen
önemli konular arasında; isteğe bağlı sigortalılık,
borçlanmalar, kurumun sigortalılara yapmış olduğu
yardımları, bu yardımların yapılmasına neden olanlara
rücu hakkı, prim hesabı ve sorumluluğu, sosyal güvenliğin
finansmanı, sosyal yardım ve sosyal hizmetler yer
almaktadır.

Ticaret Hukuku

Ticaret hukuku bir ticari işletmeyi ilgilendiren işlemleri,
fiilleri konu alır ve ticari işletme, şirketler hukuku, deniz
ticareti, kıymetli evrak, taşıma işleri ve sigorta olmak
üzere altı bölümden oluşur.
Ticari işletme hukuku: Ticari işletme, esnaf işletmesi
için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef
tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde
yürütüldüğü işletmedir. Ticaret hukuku; ticari iş, ticari
işletme, tacir kavramları yanında, ticari örf âdet konularını
ele alır. Ticaret Kanunu’nda yer alan hükümlerle, bir
ticari işletmeyi ilgilendiren işlem ve fiillere ilişkin diğer
kanunlarda yazılı özel hükümler; ticari hükümlerdir. Tacir,
bir ticari işletmeyi, kısmen de olsa, kendi adına işleten
kişidir. Esnaf, ekonomik faaliyeti sermayesinden fazla
bedenî çalışmasına dayanan, geliri çıkarılacak
kararnamede gösterilen sınırı aşmayan, sanat veya ticaretle
uğraşan kişidir. Ticaret sicili, ticaret unvanı ve işletme adı,
haksız rekabet, ticari değerler, cari hesap sözleşmesi,
acente, ticari mümessil, ticari vekil, ticari işletme
hukukunun önemli kavramlarındandır.
Ticaret şirketleri hukuku: Şirket, iki veya daha fazla
kişinin ortak bir ekonomik amaca erişmek için emek ve
sermayelerini bir araya getirmelerini ifade eder. Ticaret
Kanunu’nda, kolektif ile komandit şirket şahıs; anonim,
limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket ise
sermaye şirketi olarak belirtilmiştir. Şirketler hukukunda
her şirket, kuruluşlarından işleyişlerine, ortaklık
yapılarından tasfiyelerine kadar çok ayrıntılı hükümlerle
ayrı ayrı ele alınır. Anonim şirketler genellikle büyük
sermaye oluşturma ya da büyük taahhütlerde bulunma
amacıyla kurulur.
Kıymetli evrak hukuku: Kıymetli evrak, ticaret hayatının
güven ve çabukluk gereksiniminden doğmuştur. Bunların
içerdikleri hak, senetten ayrı olarak ileri sürülemediği gibi
başkalarına da devredilemez. Kıymetleri evrakın devir
yöntemlerinin en bilineni olan ciro; senette var olan bir
hakkın, devir veya rehin edilmesi gibi hukuki sonuçlar
doğuran bir irade beyanıdır. Kıymetli evrak hukukunun
konusunu oluşturan çeşitli senetler arasında nama yazılı
senedi, hamiline yazılı senedi ve emre yazılı senedi
saymak mümkündür. Kıymetli evrakın en yaygın modelini
oluşturan kambiyo senetleri ise çek, bono ve poliçe olmak
üzere üç türlüdür.
Taşıma işleri hukuku: 6102 sayılı Türk Ticaret
Kanunu’yla ilk kez düzenlenmiştir. Eşya taşıma, taşınma
eşyası taşıma, değişik tür araçlarla taşıma ve yolcu taşıma
ile taşıma işleri komisyoncusuna ilişkin hükümleri
barındırır.
Deniz ticareti hukuku: Bu alanın temel unsurlarından
birisi olan gemi, kendiliğinden hareket etmesi imkânı
bulunsun bulunmasın, tahsis edildiği amaç, suda hareket
etmesini gerektiren, yüzme özelliği bulunan ve pek küçük
olmayan araçtır. Gemi, bağlama limanının tâbi olduğu
sicil müdürlüğünce tescil olunur. Deniz ticaret hukukunda;
gemi, kaptan, gemi alacakları, çatma, kurtarma, donatanın,
gemi adamlarının kusurundan doğan sorumluluk, geminin
kimliği, bayrağı, bağlama limanı gibi konular ele alınır.
Deniz ticaret hukukunun bir diğer düzenleme alanı
donatma iştirakidir. Gemisini menfaat sağlamak amacıyla
suda kullanan gemi malikine donatan denir.
Sigorta hukuku: Bu alanda sigorta sözleşmesi ve çeşitli
sigorta tipleri incelenir. Sigorta sözleşmesi sigortacının bir
prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini
zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi
hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin
hayat süreleri sebebiyle ya da hayatlarında gerçekleşen
bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer
edimlerde bulunmayı yükümlendiği sözleşmedir.

Devletler Özel Hukuku

Devletler özel hukuku, yabancılık unsuru taşıyan özel
hukuka ilişkin işlemlerde uygulanacak hukuktur, farklı
vatandaşlığa sahip kişiler arasındaki özel hukuk ilişkilerini
konu alır. Devletler özel hukukunun konuları;
Vatandaşlık Hukuku, Yabancılar Hukuku ve Kanunlar
ihtilafı Hukuku şeklinde üç temel bölüme ayrılabilir.
Devletler Özel hukukunun içeriğine, Türk mahkemelerinin
milletlerarası yetkisi, yabancı mahkeme ve hakem
kararlarının tenfizi ve tanınması da dâhildir.
Vatandaşlık Kanunu, Türk vatandaşlığının kazanılması ve
kaybına dair işlemlerin yürütülmesine ilişkin usul ve
esasları belirler. Türkiye içinde veya dışında Türk
vatandaşı ana veya babadan evlilik birliği içinde doğan
çocuk Türk vatandaşıdır. Bir yabancı, Türk vatandaşlığını
kazanmak istiyorsa, kanunda belirtilen şartları taşıması
halinde yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığını
kazanabilir. Devletler özel hukuku kapsamında ayrıca
vatandaşlıktan çıkma, çıkarılma ve vatandaşlığın kaybı,
çok vatandaşlık konuları incelenir.
Yabancılar hukukuna ilişkin temel bir yasa yoktur; ancak
Pasaport Kanunu, İskân Kanunu, Doğrudan Yabancı
Yatırımlar Kanunu, Yabancıların İkamet ve Seyahatleri
Hakkında Kanun ve bu kişilerin çalışma izinlerine ilişkin
mevzuatta yabancıları ilgilendiren hükümlere yer
verilmiştir. Kanunlar ihtilafı konusunda en sık sorun
yaşanan belli konulara ilişkin ihtilafları çözecek hükümler
getirmiştir.

Ünite 8: Kamu Hukukunun Dalları

Kamu Hukuku

Hukuk, toplum halinde yaşayan insanlar arasındaki
ilişkileri düzenleyen kurallar bütünüdür. Hukuk kuralları
devlet tarafından belirlendiği için diğer toplumsal
kurallardan farklıdır. Devlet, hukuk aracılığıyla kendi
uyacağı kuralları da düzenler.
Kamu hukuku, devletin bireylerle, uluslararası örgütlerle
ve diğer devletlerle ilişkilerini konu alan hukuk dalıdır.
Kamu hukukunda, devlet ve devletin organları ile yerel
yönetimler ve kamu tüzel kişileri hukuki eylemlerin
muhatabıdır. Kamu hukukunda, hukuki eylemler kamu
gücü ile gerçekleştirilir; hukuki eylemlerin konusu kamu
hizmetidir ve genel amacı kamu yararını
gerçekleştirmektir.

Kamu Hukuku-Özel Hukuk Ayrımı

Roma Hukukundan günümüze kadar hukukun, kamu
hukuku ve özel hukuk olarak ayrımı mevcuttur. Bu ayrımı
kabul edenler ve destekleyenler, kamu hukukunun devletle
ilgili, özel hukukun ise kişilerle ilgili olduğunu savunurlar.
Fakat hukukun bağlayıcılığının devlete ve kişiye göre
değişmeyeceğini savunan görüşler ise bu ayrımı kabul
etmezler.
Hukuk kuralları devlet tarafından düzenlenir ve bütün
kuralların anayasaya uygun olması gerekmektedir. Buna
bağlı olarak bütün kuralların kamusal bir yönü vardır.
Diğer bir yandan, kamu hukuku-özel hukuk ayrımını
kabul eden ve uygulayan Türkiye’de de, hukuk kuralları
uygulanacakları hukuki ilişkilere ve bu ilişkilerin
niteliğine göre sınıflandırılmaktadır.

Kamu Hukuku-Özel Hukuk Ayrımının

Belirlenmesinde Başvurulan Ölçütler

Kamu hukuku ve özel hukuk dalları arasındaki
farklılıklara bakılarak kamu hukuku-özel hukuk ayrımını
yapmak için çeşitli ölçütler geliştirilmiştir. Ancak bu
ölçütlerin tartışmaya açık olduğu belirtilmelidir. Çeşitli
hukukçular tarafından geliştirilen bu ölçütler aşağıda
sıralanmıştır:
• Egemenlik ölçütü
• Menfaat ölçütü
• İrade hürriyeti ölçütü
• Eşitlik ölçütü
• Pragmatik ölçüt
• Uygulama yöntemi ölçütü
Egemenlik ölçütü: Hukuki bir ilişkinin tarafları ya da
taraflarından birisi devletin egemenlik yetkisine
dayanıyorsa o ilişki bir kamu ilişkisi olarak
adlandırılmalıdır düşüncesine dayanır.
Menfaat ölçütü: Kamu hukuku kurallarının kamusal
menfaatleri koruduğu, özel hukuk kurallarının ise gerçek
ve tüzel kişilerin menfaatlerini koruduğu düşüncesine
dayanır.
İrade hürriyeti ölçütü: Hukuki bir ilişkide tarafların o
ilişkiyi kurmak veya sona erdirmek konusunda ne kadar
serbest oldukları esasına dayanır. Taraflar bağımsız ise o
ilişki özel hukuk ilişkisi olarak kabul edilmelidir.
Eşitlik ölçütü: Hukuki bir ilişkinin tarafları eşit statüde ise
o ilişki özel hukuk ilişkisi; taraflardan birisi kamu gücüne
dayanarak daha üst bir statüde ise o ilişki kamu ilişkisidir
düşüncesine dayanır.
Pragmatik ölçüt: Hukuk geniş bir alan olduğundan pratik
nedenlerle kamu hukuku ve özel hukuk ilişkileri
ayrılmalıdır düşüncesine dayanır. Bu ölçüt uygulama ve
öğretme yöntemleri açısından geliştirilmiştir.
Uygulama yöntemi ölçütü: Kendiliğinden uygulanan
hukuk kuralları kamu hukuku alanına ilişkindir. Diğer
yandan tarafların iradelerine bağlı olarak oluşturulan ve
uygulanan kurallar özel hukuk alanına ilişkindir esasına
dayanır.
Pedagojik ve pratik nedenlere dayanan kamu hukuku-özel
hukuk ayrımının bazı hukuki sonuçları vardır. Bunlar:
1. Kamu hukuku gücünü devletten alır ve kamu
hukuku kurallarının hukuka uygun olduğu kabul
edilir. Bu nitelik devletin hukuka aykırı işlem
yapmayacağı varsayımına dayanır.
2. Özel hukuk kişileri ile kamu tüzel kişileri eşit
sözleşme ilişkisine girmelerine rağmen bazı
hukuki düzenlemelerde kişilerle devlet arasında
bir altlık-üstlük ilişkisi bulunur.
3. Cezalandırma yetkisi devlete tanınmış bir
yetkidir. Özel hukuk kişileri cebir kullanma ve
cezalandırma yetkisine sahip değildir.
4. Çıkan anlaşmazlıklarda hangi yargı merciine
hangi usullerle başvurulabileceği ilişkinin
ayrımına göre değişir.

Kamu Hukukunun Dalları

Kamu hukukunun başlıca dalları aşağıda sıralanmıştır:
• Genel kamu hukuku
• Anayasa hukuku
• Devletler hukuku
• İdare hukuku
• Vergi hukuku
• Ceza hukuku
Genel kamu hukuku: Hukuki ve siyasi bir örgüt olan
devleti tarihi kaynakları, gelişimi ve nitelikleri
çerçevesinde inceleyen hukuk dalıdır. Bu hukuk dalı
devletin üç unsuru (ülke, halk, siyasi iktidar) arasındaki
ilişkiyi incelediği için sadece kamu hukukunun diğer
dallarının değil sosyoloji, iktisat, tarih, siyaset bilimi gibi
diğer sosyal bilimlerin verilerinden de faydalanır. Bu
yönüyle disiplinler arası bir hukuk dalıdır.
Siyasi iktidar ile bireyler arasındaki ilişkinin genel kamu
hukukunun inceleme alanının bir parçası olması sebebiyle
insan hakları hukuku da genel kamu hukukunun konusunu
oluşturur. İnsan hakları hukukunun inceleme alanları ise
şöyle sıralanabilir:
• İnsan haklarının tarihsel gelişimi
• İnsan hakları kuşakları
• İnsan hakları belgeleri
• İnsan haklarının korunması ve güvence altına
alınması
Devletler genel hukuku: Devletler arasındaki ilişkileri
düzenleyen hukuk dalıdır. İç hukuktan bağımsızdır ve ilke
olarak devletlerle devletler, devletlerle uluslararası
kuruluşlar ve uluslararası kuruluşların birbirleri ile olan
ilişkilerini düzenlemektedir.
Devletler genel hukukunun başlıca kaynakları hukukun
genel ilkeleri, milletlerarası anlaşmalar, milletlerarası örf
ve adet hukuku kuralları, mahkeme kararları ve doktrindir.
İnsancıl hukuk: Uluslararası hukukun bir parçası olarak
bireylerin silahlı çatışmalar esnasında korunmasına ilişkin
hükümler ile devletlerin silahlı çatışmalar esnasında
uyması gereken kuralları düzenler.
Anayasa hukuku: Siyasi iktidarın oluşumuyla doğrudan
ilişki olduğu için siyaset bilimine en çok yaklaşan hukuk
alanı olarak görülebilir.
Anayasalar bir devletin temel yapısını, kuruluşunu,
iktidarın devrini ve devlet iktidarı karşısında bireylerin
hak ve özgürlüklerini düzenleyen belgelerdir. Anayasa,
Anayasa hukukunun ilk biçimsel kaynağıdır ve normlar
hiyerarşisinde en üst basamakta yer alır, diğer normların
anayasaya aykırı olmaması gerekir.
Anayasalar üç şekilde sınıflandırılırlar:
1. Yazılı ve yazılı olmayan anayasalar
2. Çerçeve ve düzenleyici anayasalar
3. Sert ve yumuşak anayasalar
Anayasaya göre devlet organları:
• Yasama (TBMM)
• Yürütme (Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu)
• Yargı (Bağımsız mahkemeler) şeklindedir.
Anayasa yargısı: Yasama organının anayasaya aykırı
düzenleme yapmasını önlemek ve anayasanın üstünlüğü
ilkesini hayata geçirmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Buna
dayanarak anayasa yargısı üç aşamadan oluşur.
Birinci aşama, hangi kuralın neden anayasaya uygunluk
denetimine tutulacağının belirlenmesi; ikinci aşama
denetlemede kullanılacak ölçü normların saptanması ve
son aşamada iki normun karşılaştırılarak anayasaya
aykırılık olup olmadığının saptanmasıdır.
İdare hukuku: Kamu kuruluşlarının teşkilatı, yetkileri,
görevleri, kamu görevlileri, kamu malları, kamu
kuruluşlarının idari denetimi ve idari yargıyı düzenleyen
hukuk dalıdır. İdare hukukunun konusu, bütün kamu
kuruluşları ile bu kuruluşların işleyişi ve fertlerle olan
ilişkilerinden oluşur. İdare hukukunun ilk kaynağı
anayasadır. Anayasadan sonra, kanun, kanun hükmünde
kararname, tüzük, yönetmelik gibi yazılı kurallar gelir.
İdare hukukunun içtihadi bir hukuk dalı olması nedeniyle
mahkeme kararları idare hukukunun kaynakları
arasındadır. Son olarak idari teamüller ve öğreti de idare
hukukunun kaynakları arasında sayılır.
İdari yargılama hukuku: İdarenin işlem ve eylemlerinin
yargısal denetiminin ayrı kurallara ve yargısal denetime
bağlı olması sebebiyle ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin idari yargı sistemine göre idari davalar ikiye
ayrılır:
1. İptal davası
2. Tam yargı davası
İptal davası: İptal davaları idarenin işlemleri dolayısıyla
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalardır.
Tam yargı davası: Tam yargı davaları, idarenin bir işlemi
nedeniyle zarar görmüş olanlar tarafından açılan tazminat
davalarıdır.
Ceza hukuku: Kamu hukukunun bir dalı olarak haksızlık
teşkil eden insan davranışlarından hangilerinin suç olarak
tanımlanması gerektiğini ve bu davranışların hangi
koşullar altında islenmesi halinde suç oluşturacağını, fail
hakkında ne tür yaptırımlar uygulanacağını belirleyen
kurallar bütünüdür. Ceza hukuku kendi içerisinde üçe
ayrılır:
1. Ceza genel hukuku
2. Ceza özel hukuku
3. Ceza muhakemesi hukuku
Ceza yargılaması (muhakemesi) hukuku: Ceza kanunları
ile düzenlenen suçların kovuşturulması ve yargılanmasına
ilişkin usulü belirler ve amacı maddi hukuk bakımından
doğru ve adil bir kararın verilmesini sağlamaktır. Ceza
yargılaması hukukunun asıl kaynakları anayasa,
uluslararası sözleşmeler, kanunlar, kanun hükmünde
kararnameler, tüzük ve yönetmelikler; yardımcı kaynakları
ise mahkeme kararlarıdır.
Vergi hukuku: Devletler, kamu ihtiyaçlarını karşılamak
için maddi kaynağa ihtiyaç duyarlar. Bu maddi kaynağı
gerçek ve tüzel kişilerden vergi toplayarak elde ederler.
Devletler kamu gücüne dayanarak zor yoluyla vergi
toplarlar. Bu sebeple vergi hukukunun devletin uyması
gereken bazı ilkeleri vardır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir.
• Vergide kanunilik
• Vergide genellik
• Vergide adalettir
Vergi kanunları devletle kişiler arasındaki mali ilişkileri
düzenleyen kurallardan oluşur; bu kurallar ise verginin
tarhını, tahakkukunu, tahsilini ve vergi yargısını düzenler.
Vergi ile sosyal devlet olma niteliği arasında yakın bir
ilişki vardır. Kamu gücüne dayanarak elde edilen vergi
gelirlerinin nasıl ve kimler için harcanacağı devletin
ekonomik tercihlerini ortaya çıkarır. Vergide adalet ilkesi
bu noktada çok önemlidir.
Vergi yargısı: Vergi uyuşmazlıklarının çözüm yollarını
ifade etmektedir. Vergi hukukunun amacı, vergi
uyuşmazlıklarını çözmek, vergi mükellefleri ile devlet
arasında çıkar dengesini kurmak, vergi sistemini
denetleyerek kamu yararını gerçekleştirmek ve içtihat
yaratmak olarak sıralanabilir.

                                                         

                                                       


Post Author: Root

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir