Davranış Bilimleri 1 Ders Özeti

Ünite 1: Sosyolojiye Giriş ve Yöntemi

Sosyoloji Nedir?

Sosyoloji sosyal ilişkiler üzerinde odaklanan, sosyal ilişkilerin; bireylerin tutum ve davranışları üzerindeki etkileri ve bu ilişkilerin toplamı olarak tanımlanabilecek toplumun oluşumu, gelişimi ve değişimi üzerinde duran bir bilim dalıdır. Sosyoloji toplumları imceler ve toplumlar da içinde yaşayan insanların davranışlarını, inançlarını ve kişiliklerini etkiler. Ayrıca toplumsal yaşamı biçimlendiren bir takım kurumlar vardır. Bunlar; eğitim, sağlık, siyaset, din, ekonomi olarak sayılabilir. Toplum söz konusu olduğunda akla ilk gelen kavramlardan biri olan kültür ise bir toplum içinde yaşayan insanların öğrendikleri ve paylaştıkları değer, inanç, gelenek ve görenekleri kapsar.
Sosyoloji toplumun insanların yaşamlarını nasıl etkilediğini öğretir ve bunların sonuçlarının neler olabileceğini gösterir. Bu bağlamda sosyoloji toplumsal değişmelerin neden ve sonuçlarını açıklamaya çalışır. Sosyolojik düşünceye göre toplum bir yandan sürekli olarak değişirken bir yandan da düzenli kalmaya, değişmemeye çalışır.

Sosyolojik Bakış Açısı

Sosyolojik bilinçlenme bireyin içinde bulunduğu sosyal ortamın bireyi nasıl etkilediğini ve bu etkileşim sürecini incelemektedir ve sosyoloji bireye bu bilinci kazandırmayı hedefler. Sosyologlar sosyal davranışı anlayabilmek için düzenli olmayan yaratıcı bir düşünce üzerine odaklanıp, ona bağlı kalırlar. Bu düşünce sosyolojik hayal gücü (imgelem) olarak ifade edilir. Buna göre bireyin içinde yaşadığı toplumu kendi öznel değerleri veya kültürel yanlılığı ile değil, mümkün olduğunca dışarıdan bir göz olarak görebilmesi ve izleyebilmesi gerekmektedir. Bu anlamda sosyoloji bireyin kendisini ve toplumu anlamasına yardımcı olur. Her birey toplumsallaşmanın üründür ve toplumsallaşma; bireyin yaşadığı toplumun bir üyesi olduğu, onun bir parçası haline geldiği ve ona göre davrandığı süreç olarak tanımlanmaktadır. Sosyoloji, bireylerin üzerinde etkili olan sosyal güçleri anlamaya çalışır ve insanlar arasındaki nispeten düzenli ilişkiler olarak tanımlanan sosyal yapıları konu edinir. Sosyoloji ayrıca toplumsal sorunlar, çalışma yaşamı, toplumsal kalıplar ve toplumun nasıl işlendiği konularında bizleri aydınlatır.

Sosyolojinin Diğer Sosyal Bilimlerle İlişkisi

Bilim sistematik bir yöntemle olaylar ve olgular arasındaki ilişkilerin incelenmesi ve bilgi toplanması olarak tanımlanır. Buradan hareketle sosyoloji, organize olmuş, sistematik çalışmalar yaparak olaylar arasındaki ilişkileri anlamaya ve açıklamaya çalışan bir bilimdir. Bilimin iki temel öğesi bilgi ve yöntemdir. Bilgi ile kastedilen olaylar ve olgular arasındaki ilişkileri açıklama için geliştirilen kuramlar ve yöntem ile kastedilen bilgi edinmek için kullanılan her türlü sistematik yoldur. Bilimler sosyal bilimler ve doğa bilimleri olarak ikiye ayrılır. Sosyal bilimler insan ve toplumların farklı yönlerini ele alarak insan ilişkilerinin etkileşim ve değişimini incelerler. Sosyoloji, antropoloji, tarih vb.gibi birçok bilim dalı, toplumu farklı açılardan ele alır. Ancak her disiplinin farklı bir bakış açısı vardır. Sosyolojinin belirleyici özelliği ise, insan eylemlerinin geniş çaplı oluşumların karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde meydana geldiğini kabul etmesidir. Sosyologlar toplumun insanların davranış ve tutumları üzerine etkilerini ve insanların toplumu nasıl ve ne şekilde biçimlendirdiğini incelerler. Sosyoloji ile insanların toplumsal yaşamına ilişkin diğer bilimler arasındaki ilişki sosyal bilimlerin bir bütün oluşturduğunu göstermektedir. Sosyoloji hem sosyal bilimlerin diğer disiplinlerinden faydalanarak hem de onların konu etmediği konuları inceleyerek disiplinler arası bir boyut sunabilir.

Toplum ve Toplumsal Yapı

Sosyolojik analizlerin makro ve mikro sosyolojik yaklaşımlar/analizler olmak üzere iki boyutu vardır.
İnsanların yaşamda kalma stratejileri mikro sosyolojinin alanını oluştururken toplumların nasıl organize olduğu ve nasıl değiştiği konuları ise makro sosyolojinin alanını oluşturmaktadır. Mikro düzeyde temel olan şey sosyal etkileşimler iken, makro düzeyde daha geniş ve karmaşık toplumsal etkileşimler incelenir. İnsanlar bir arada yaşarlar, fakat toplum bir arada yaşan insanların toplamında fazlasını ifade eder. Buna göre insanların bir toplum içinde var olmalarını sağlayan birbirleriyle her tür ve biçimde kurmuş oldukları ilişkilerin bütünü toplumdur. Toplum karşılıklı olarak birbirine bağlı olan toplumsal ilişkiler bütünüdür. En geniş tanımıyla toplum; ortak bir toprak parçasına sahip olan, burada yaşayan, ortak bir kültürü paylaşan ve aynı politik otoriteye uyan insanların kurmuş oldukları karşılık ilişkilerin bir bütünü olarak tanımlanır. Toplumsal yapı ise toplumdaki organize olmuş toplumsal ilişkilerin bir bütünüdür. Toplumsal yapı toplumun bir çerçevesidir ve bu çerçeve bizler doğmadan önce, insanların birbirleriyle kurmuş oldukları ilişkiler ve kalıplar tarafından tayin edilirler. Bu toplumsal yapıyı oluşturan parçalar ise; kültür, toplumsal sınıf, statü, rol, grup ve toplumsal kurumlarıdır.
Kültür; toplumsallaşma sürecinde öğrendiğimiz ve paylaştığımız her şeydir. Diğer bir deyişle kültür etrafımızdaki insanlarında öğrenebildiğimiz toplumsal bir mirastır. Kültür kalıpları içerisindeki öğrendiklerimiz gelecekte nasıl bir insan olacağımız belirler.
Toplumsal sınıf insanların toplumsal ve ekonomik pozisyonlarına göre ister bu pozisyonun bilincinde olsun ister olmasın bölünmelerdir. İçinde bulunulan sınıfsal yapı sadece davranış kalıplarını değil, fikir ve düşünceleri de etkiler.
Statü bireyin toplum içinde yer aldığı sosyal konumu ifade eder. Bireyin statüsü onun kim ve nereye uygun olduğunu ve kimlerle ilişki kuracağını belirler. Statüler iki şekilde elde edilir: Ya doğuştan ya da sonradan. Bunlar;
• Edinilmiş statüler
• Kazanışmış statüler olarak ifade edilir.
Edinilmiş statü, bir çaba göstermeden elde edilirken, kazanılmış statüler bireyin kendi çabaları sonucunda eriştiği statüdür.
Rol grup veya toplum içindeki insanların sınırları belirlenmiş olarak oynadıkları bir oyundur. Belirli statüleri işgal eden bireylerden beklenen davranış kalıplarını rol denir.
Grup Belirli norm, değer ve beklentileri olan bireylerin düzenli etkileşimleri ile ortaya çıkan ve belirli sayıda üyeden oluşan birleşmelere verilen addır. İnsanların bir grubu oluşturabilmeleri için aralarında düzenli bir ilişkinin olması gerekir.
Toplumsal kurumlar toplum içinde yaşayan insanların gereksinimlerini karşılayan organize olmuş kalıp ve davranışlar bütünüdür. Örneğin, toplumsal düzeni korumak (hükümetler), ölen üyelerin yerine yenilerini koymak, yeni doğan çocukları topluma kazandırmak (aile) gibi.

Toplum Türleri

Toplumlar devamlı bir değişim ve dönüşüm süreci yaşarlar ve bu değişim süreci sosyo-kültürel evrim olarak nitelendirilir. Toplumun içinde bulunduğu teknoloji düzeyi onun organize olmasında çok önemli bir yer tutar. Teknolojinin gelişmesine paralel olarak toplumlar endüstri öncesi bir yapıdan, endüstriyel toplum ve endüstri sonrası toplumlar haline dönüşmektedir. Dört farklı biçimi olan endüstri öncesi toplumlar yaşamı ve geçimleri toprağa bağlı olan toplumlardır. Bunlar;
Avcı ve toplayıcı (Hunters and gatherers) toplumlar: Yaşamlarının büyük kısmını vahşi hayvanları avlamak ve yiyecek aramakla geçirirler. Teknoloji minimum düzeydedir.
Göçebe ve çobanlıkla geçinen (Pastoral) toplumlar: Yaşamları hayvan yetiştirmeye ve evcilleştirmeye dayalı ilkel toplumlardır. Ev araç gereçleri, çadır yapımı ve basit el aletleri teknolojik ilerlemeleridir.
İlkel tarım toplumları (Horticultural): Bahçıvan kültürü özelliği taşırlar. Küçük toprakları işlerler.
Tarım toplumları (Agricultural): Geçimleri tarıma bağlı olan, saban kullanarak tarım yapan toplumlardır.
Endüstriyel Toplumlar ilk olarak İngiltere’de 1760-1830 yılları arasında yaşanan endüstriyel devrimin sonucunda, insan emeğinin yerini mekanik güce bıraktığı bir sürecin ardından ortaya çıkmış bir yapıdır. Artık bu toplumda, mal ve hizmetlerin üretiminde mekanizasyonu öne çıkmış, üretimde canlı kuvvet kaynaklarına olan bağımlılık son derece azalmış hatta ortadan kalkmıştır. Bu değişimler sonucunda yeni bir toplumsal yapı biçimi ortaya çıkmış ve diğer toplumlara da örnek oluşturmuştur. İş bölümü ve ihtisaslaşma gelişmiş, yoğun bir sermaye ve teknolojikullanımı görülmüştür. Endüstri Sonrası Toplumlar ve Bilgi Toplumları günümüzde yeni bir toplum biçimi ortaya çıkmaktadır.
Yirminci yüzyıl toplumları materyal veya meta üretiminin arttırılması üzerinde dururlarken endüstri sonrası toplumlar; hizmet, bilgi ve bilimin üretimi ve dağıtımı üzerinde odaklanarak ekonomik anlamda bu sektörlere bağımlı olmuşlardır. Bu toplumlar bilgi temelli toplumlar olup teknolojinin yaşamsal bir role sahip olduğu toplumsal organizasyonlardır. Endüstri sonrası toplumların ana çıktıları mamul maddelerin üretiminden çok hizmettir.

Bilimsel Yöntem ve Aşamaları

Yöntem; nasıl sorusuna cevap verir ve bir amaca göre hazırlanmış araştırma planıdır. Bilimsel yöntem sistematik ve organize bir seri basamaktan oluşan ve araştırma probleminin objektif ve tutarlı bir çözüme ulaştırılabilmesi için izlenen yolları içerir. Bunlar:
1. Araştırılması gereken sorunu ortaya koyup tanımlamak,
2. Konu ile ilgili daha önceki bilgileri araştırıp toplamak, yani literatür taraması yapmak,
3. Hipotezleri formüle etmek,
4. Uygun bir araştırma tekniği ile veri toplamak ve verilerin analizini yapmak
5. Hipotezle ilgili sonuçlara ulaşmak ve geliştirmektir.
Hipotezler sorunu açıklayabilmek, ilişkileri gösterebilmek ve teoriden ne tür çıkarımlar yapılabileceğini veya araştırmadan ne beklediğimizi ortaya koyan önermelerdir. Her hipotezde iki tür değişken yer alır. Bunlar bağımsız ve bağımlı değişkenlerdir. Bağımsız değişken bir diğerini etkileyerek esas neden olan veya etkileyen değişken demektir. Bağımlı değişken ise bağımsız değişkene bağlı olarak değişen değişkendir. Bir araştırmanın bilgi toplama yöntemine adı verilir ve araştırmalarda nicel ve nitel veriler kullanılır.
Örnekleme, bir bütünün, içinden seçilmiş parçalarıyla temsil edilmesidir.
Güvenirlik, bir ölçme aracının ayrı ayrı ölçümlerde kararlı ve benzer sonuçlar elde etme yeteneğidir.
Geçerlilik ise, ölçme aracının konusuna uygun olmasıdır.

Sosyolojinin Araştırma Yöntem ve Teknikleri

Sosyolojik araştırma bilimsel yönteme dayanır ve birbirini takip eden basamaklardan oluşur. Bunlar arasında gözlem, hipotezleri test etme, verileri analizi ve genelleme yer alır. Sosyolojinin en önemli özelliği onun bir bilim oluşudur. Bilim ise ampiriktir, yani dikkatli bir biçimde yapılmış sistematik gözleme dayalıdır, birtakım inançların bir araya gelmesiyle oluşmaz. Bilimsel araştırmalar iki grupta ele alınabilir. Bunlar:
• Betimsel araştırmalar ve
• Açıklayıcı araştırmalardır.
Betimsel araştırmalar, genellikle olayların özelliklerinin, sıklık derecelerinin sayılmasına, kısaca durum saptanmasına yönelik araştırmalardır. Bunlar mevcut durumları ortaya koyar, neden sorusu üzerinde durmazlar.
Açıklayıcı araştırmalar ise, olgular arasındaki nedensel ilişkileri hipotezler biçiminde formüle eden, hipotezlerin araştırma teknikleriyle sınanması ve ispatını içeren değişkenler arasındaki nedensel ilişkileri ortaya koymaya çalışan araştırmalardır.
Araştırma deseni araştırma sorularını cevaplamak ya da hipotezleri sınamak üzere araştırmacı tarafından geliştirilen bir plan veya stratejidir. Burada önemli olan araştırmanın genel mantığını ve stratejisini belirlemektir. Bu aşamada önemli bir diğer nokta nicel mi yoksa nitel bir araştırma yöntemi mi kullanacağımızdır. Nitel araştırmalar daha az yapısallaşmış, araştırma sorusuna daha çok odaklanmış bir özellik taşır. Burada detaylı ve derinlemesine yapılmış istatistiksel analizler yer almaz. Daha çok gözlemlenen grubun ne yaptığı, ne söylediği ile ilgilenilir ve incelenen davranışa daha derinlemesine bir bakış açısı getirilir. Buna karşın nicel araştırmalar, daha çok istatistiksel yöntemler kullanılarak yapılır. Nicel araştırmaların sunduğu veriler daha çok hesaplanabilir bir nitelik taşırken; örneğin, ortalama gelir düzeyi, iş gücü yüzdeleri gibi nitel araştırmaların sunduğu veriler kolayca rakamlara indirgenemez. Daha çok açıklayıcı ve tanımlayıcıdırlar.
Nicel araştırma teknikleri arasında;
• gözlem,
• saha araştırması,
• görüşme ve
• deney tekniği sayılabilir.
Denetimli ve denetimsiz gözlem olmak üzere iki gözlem türü vardır. Denetimsiz gözlemin katılımlı ve katılımsız olmak üzere iki biçimi vardır. Görüşme formu, kapalı ve açık uçlu sorulardan oluşur. Kapalı uçlu sorular, cevaplayıcıya çeşitli cevap seçenekleri sunarken, açık uçlu sorular sadece soru cümlesinden oluşur ve cevaplayıcıya daha fazla özgürlük tanır.
Deney yönteminde ise, bağımsız değişkene tabi tutulan grup deney grubudur, şartların aynen korunduğu grup ise kontrol grubudur.
Nitel araştırma teknikleri ise;
• derinlemesine görüşme,
• yaşam öyküsü,
• doküman incelemesi ve
• vaka incelemesinden oluşur.

Araştırma Etiği

Sosyologlar da araştırma ve bilimsel çalışmalarında belirli standartlara uymak zorundadırlar ve buna “etik kod”lar adı verilir. Bu temel prensiplerin neler olduğu aşağıda belirtilmektedir:
• Araştırmanın objektişiğini ve bütünlüğünü korumak,
• Araştırılan veya incelenen objenin saygınlığını ve öznelliğini (privacy) korumak,
• İncelenen bireyi tehlikelere karşı korumak,
• Konunun ve incelenen bireyin sırlarına ve mahremiyetine saygı göstermek, saklamak,
• Araştırmaya katılan bireylerin izinlerini veya onaylarını almadan onlardan bilgi toplamamak ve yayımlamamak,
• Araştırmaya katılan ve yardım eden diğer araştırmacıların katkılarını kabul etmek, açıklamak ve onlara saygılı olmak,
• Her türlü finansal desteği açıklamaktır.

Ünite 2: Sosyolojinin Tarihsel Gelişimi ve Kuramsal Yaklaşımlar

Sosyolojinin Tarihsel Gelişimi

Sosyolojinin gelişiminde Endüstri Devrimi, Amerikan ve Fransız devrimleri, emperyalizm ve doğa bilimlerindeki gelişmeler önemli rol oynamıştır.
• Endüstri devrimi ile birlikte insanların yaşamlarında köklü değişmeler olmuş; geniş kitlelerin iş bulmak için topraklarından koparak kentlere göç etmesine bağlı olarak, yoksulluk, işsizlik, kötü çalışma koşulları, sağlık, eğitim ve barınma gibi sosyal sorunlar artmaya başlamıştır.
• Amerikan ve Fransız devrimleri yeni fikir akımları ortaya çıkmıştır. İnsanlar çevrelerindeki olayları yeniden düşünmeye ve yorumlamaya başlamıştır. Monarşiler yerini daha demokratik sistemlere devrederken, artık geleneksel ve dinsel açıklamalar yetersiz kalmıştır.
• Emperyalizm: Yeni sömürge imparatorlukları kuran Avrupalılar farklı kültürlerle karşılaştıklarında onlara egemen olabilmek için araştırmalar yapmaya başlamıştır.
• Doğa Bilimlerindeki gelişmelere paralel olarak sosyal yaşamda da artık bilimsel yöntemin uygulanmasına yönelik adımlar atılmaya başlanarak sosyolojinin doğuşuna yol açılmıştır. Sosyolojinin öncüleri olarak İbni Haldun, Henri de Saint Simon, Auguste Comte ve Karl Marx sıralanabilir. İbni Haldun, evrimci ve determinist bir düşünürdür. En önemli eseri olan Mukaddime’de uygarlıkların gelişimini ortaya koyar. 19.yy düşüncesinin tohumlarını atan St. Simon’un düşünceleri sosyal bilimlerde önemli yankı bulmuş, toplum bilimin aynı doğa bilimlerinde olduğu gibi benzer temeller üzerinde inşa edilmesi gerektiğini savunmuştur. St. Simon, Auguste Comte’u büyük ölçüde etkilemiştir. A. Comte, doğa bilimlerinde kullanılan gözlem ve deney gibi tekniklerin sosyolojide de kullanılabileceğini savunmuştur. Comte’un düşüncelerini Sosyal Dinamik ve Sosyal Statik olarak iki bölümde incelemek mümkündür. Sosyal Statik, düzenli ve istikrarlı sosyal ilişkiler ve toplumsal yapıdır. Sosyal Dinamik ise, sosyal değişme demektir ve en iyi ifadesini Üç Hal Yasası’nda bulur. İnsan düşüncesinin, ister bireysel, ister tarihsel ister kültürel olsun; Teolojik, Metafizik, Pozitif hal/dönem ’den oluşan üç adımlı yasayı izlediğini savunur. Karl Marx hem evrimci hem de ekonomik determinizmi savunan bir düşünürdür. Evrimsel açıdan, toplumların belirli aşamalardan geçerek (feodal, kapitalist ve sosyalist) sınıfsız topluma ulaşacağını savunur. Ekonomik determinizmde ise belirli bir toplumda tüm önemli pozisyonlar ve sosyal etkileşimlerin üretim biçimi tarafından belirleneceğini savunur. Marx’ın felsefesi diyalektik materyalizm, sosyolojisi ise tarihsel maddecilik olarak anılır. Marx’a göre, insanlık sosyal tarihi, kaynaklara sahip olanlarla olmayanların birbirlerine karşı mücadelesinin tarihidir. Marx’a göre, refahın üretildiği ve dağıtıldığı düzenleme alt yapıyı, diğer sosyal ve kültürel düzenlemeler ise üst yapıyı oluşturur. Marx, alt yapının üst yapıyı belirlediğini savunur. Sosyolojinin kurucuları olarak E. Durkheim ve M. Weber gösterilebilir. Modern akademik bir bilim olarak sosyoloji Durkheim’in çalışmalarıyla başlamıştır. Comte’un düşüncelerinin büyük bir kısmını onaylamaz. Ancak, sosyolojinin yöntem ve ilkelerini yeniden tanımlarken Comte gibi doğa bilimleriyle devamlılık içinde nesnel, rasyonel ve olaylar arasında nedensellik ilişkisi arayan bir sosyal bilim anlayışı oluşturur. Bu görüş sosyal bilimleri doğa bilimlerine indirgeme olarak eleştirilir. Durkheim, ekonomik determinizmi kabul etmez, daha çok ahlakçı bir düşünür olduğu söylenebilir. Weber, alman iktisatçı düşünürdür. O da Durkheim gibi Marx’a karşı bir konumdadır. Weber’in bürokrasi ve otorite arasında kurduğu bağlantı önemlidir. Onun güç ve otorite arasında ayrım yaptığı bilinmektedir. Ona göre güç, direnmelere rağmen birinin diğerlerine dediklerini yaptırabilmesidir ve kaynağı önemli değildir. Weber; yasal, geleneksel ve karizmatik olmak üzere üç otorite tipi tanımlarken, yasal ve geleneksel bürokrasi ayrımını yapmıştır. Weber’e göre, bunların gerçeklik düzleminde bire bir karşılıklarının bulunması gerekmez. Bunlar “ideal tipler” dir. Sosyolojinin yapacağı en önemli iş, tarihin zengin hanesine başvurarak ideal tip kavramlaştırmalarına gitmektir. Daha sonra ikinci adımda yapılacak işlem ise, gerçekte gözlenen ile zihinsel olarak kurgulanan arasında ne kadar fark bulunduğunu ortaya koymaktır. Bununla birlikte Weber, üç eylem tipi sınıflamaktadır; amaca ve değere yönelik ussal eylem, duygusal eylem. Amaca ve değere yönelik ussal eylemin her ikisinin de rasyonalitesi vardır. Ancak ilkinde hukuk kuralları ve yasalar gereği
eylemde bulunulurken, diğerinde değerler rol oynar. Weber, anlama kadar açıklama ürerinde durması, insan eylemlerini sınıflaması ve en önemlisi de bürokrasi konusunda bir kuram geliştirmiş olması ile bugün de önemini korumaktadır.

Sosyolojide Kuramsal Yaklaşımlar

Genel olarak sosyal bilimlerde özel olarak sosyolojide tek hakim bir paradigma yoktur. Sosyolojide insan ve toplumu nasıl gördüklerine, daha doğrusu onlar hakkındaki kabullerine göre farklılaşan çeşitli yaklaşımlar vardır. Bunlar metodolojik ve kuramsal yaklaşımlar olarak iki genel grupta toplanabilir. Sosyolojideki kuramsal yaklaşımların, modernist çerçevede sembolik etkileşimcilik gibi daha mikro yaklaşımlardan, işlevselcilik ve çatışmacılık gibi daha makro yapısal yaklaşımlara doğru genişlediği ve son yıllarda sosyolojiye meydan okuyan feminist ve post-modernist yaklaşımlarla zenginleştiği söylenebilir. Psikolojik gelenek çerçevesinde gelişen sosyoloji ekolü olarak da adlandırılan sembolik etkileşimciliğin tarihsel analizi onun epistemolojik olarak Amerika’da yaygın kabul gören pragmatizm içinde geliştiğini göstermektedir.Sembolik Etkileşimin Pragmatizme dayanan üç temel ilkesi şunlardır:
• İnsanlar kendileri tarafından anlam/önem atfedilen davranışlarda bulunurlar.
• İnsanların davranışları toplumdaki diğer insanlarla giriştikleri sosyal etkileşimden kaynaklanır.
• İnsanlar karşılaştıkları durumları yorumlarlar ve ulaştıkları sonuca bağlı olarak da davranışlarını değiştirirler.
Sembolik etkileşimcilik insanı sosyal bir fenomen olarak anlamak için öznelci yaklaşımı tercih eder. Bu yaklaşıma göre, insanların sosyal davranış ve inançlarını belirleyen yaşamın sosyal koşulları fazla nesnel değildir. Onlar aslında insanların bu koşullar hakkındaki öznel yargılamaları ve yorumlamalarıdır. Genel olarak sosyolojide modernist çerçevede en yaygın olarak kullanılan makro yaklaşım yapısal işlevselciliktir. Bu yaklaşım toplumu birbiri ile ilişkili parçaların görev yaptığı bir sistem olarak görür. Sembolik etkileşimci yaklaşımın birey üstünde odaklaşmasının aksine işlevselcilikteki vurgu daha çok yapı ve onun işleyişi üzerindedir. Yapıyı oluşturan elemanlar olarak normlar, adetler, gelenekler ve kurumlar analiz edilir. İşlevselciliğin tarihsel kökeni, Auguste Comte ve onun pozitivist felsefesine kadar uzanır. İşlevselci yaklaşım epistemolojik olarak ampirizmden ve pozitivizmden alır. Ancak tüm işlevselcilerin böyle olmadığı ve daha sonraki birçok işlevselcinin anti-pozitivist oldukları bilinmelidir. Sosyal bilimlerde çatışmacı yaklaşım ve kuramlar, toplumdaki gruplar ve sınıflar arasındaki sosyal, siyasi ve maddi eşitsizlikler üzerine vurgu yaparak mevcut sosyopolitik sistemi eleştirirler. Çatışmacılar, öncelikle sınıflar arasındaki güç mücadelesi ve birbirine tarihsel olarak karşıt olan hâkim ideolojiler üzerinde dururlar. İşlevselcilerin toplumu ahenk içinde bir bütün olarak görmelerinin aksine çatışmacılar, toplumun birbiriyle kıt kaynaklar için çatışan gruplardan oluştuğunu kabul ederler. Dıştan bakıldığında birlik ve beraberlik içinde görülen ilişkilerin ardında bir güç mücadelesi olduğunu savunurlar. Çatışmacı Yaklaşım da modernist kuramlara ve daha çok makro düzeyde yapısal analizlere dayanır. Problem edindikleri konuların başında sınıf mücadelesi ve güçlü sınıfların işsizliğe ve yoksulluğa nasıl baktığı gelir. Çatışmacı sosyologların başında Karl Marx gelir. Ona göre insanlık tarihi aynı zamanda sınıf çatışması tarihidir. Günümüzde Marksist olmayan çatışma kuramcıları da bulunmaktadır. Ralf Dahrendorf çatışmanın otorite ilişkisi bulunan her yerde olabileceğini savunur. Aynı şekilde Lewis Coser da Marx’tan farklı olarak, çatışmanın aralarında yakın ilişki bulunan herkes için söz konusu olduğunu savunur.

Sosyolojiye Eleştirel Bakan Yaklaşımlar

Klasik sosyolojik yaklaşımlara temel eleştirilerden biri Feminizmden diğeri ise Post-modernizmden gelmektedir. Feminizm genel anlamda sosyolojiye eleştirel bakar. Sosyolojinin toplumsal yaşam hakkında yanlı görüşlere sahip olduğunu savunur. Klasik anadamar sosyolojinin aslında erkek egemen görüşlere sahip olduğunu iddia eder. Feminizm hem işlevselciliğin hem de çatışmacıların görüşlerine eleştirel bakar. Bu eleştirinin altında tek fakat önemli bir neden yatar ki o da erkek egemenliği demek olan ataerkilliktir. Tüm feminist kuramlar aileyi ataerkil bir kurum olarak görürler. Feministler ayrıca işlevselci yaklaşımın toplumsal cinsiyet farklarına ilişkin görüşlerinde çelişki ve belirsizlik olduğunu iddia ederler. İşlevselcilerin toplumsal cinsiyet rollerini doğal ve değişmez olarak görmelerini sorgular. Feminist olarak adlandırılan pek çok kuram olduğu veya birbirinden farklı çok sayıda feminizm bulunduğu söylenebilir. Feminist yaklaşım içinde en önemlileri Marksist, Radikal, Liberal ve Sosyalist Feminizmdir. Marksist Feminizm, hem feminist hem de Marksist görüşlerin bir karışımıdır. Feministler erkek egemenliğini, kapitalizmin bir sonucu veya özel mülkiyeti koruyan kapitalizmin yol açtığı bir durum olarak görürlerse de bu konu tartışmalıdır. Radikal feministler ataerkilliği kültürün bir sonucu olarak görürler. Ataerkil ideoloji, kadını ikincil
ve zayıf cins olarak görerek ev işi ve çocuk yetiştirme rolüne indirger. Liberal feminizmin iki temel savından biri erkekle eşitlik, diğeri ise kadının özgürlüğüdür. Kamusal ve özel alan kavramlarını özellikle vurgulayan sosyalist feministler, radikal feministlerden farklı olarak ataerkillik yerine kapitalizm vurgusuyla dikkat çekerler. Kapitalizm, kadını özgürleştiriyor gibi görünürken, aslında bunun tam aksini yapar. Kadının özgürleşmesi ve kurtuluşu ancak sosyalizm ile mümkündür. Genel olarak sosyal bilimlerde özel olarak sosyolojide bugün en büyük eleştiri post-modernizmden gelmektedir. Post-yapısalcılık ile oldukça yakın eleştiriler getirmeleri ise, her ikisi arasında büyük benzerlikler olmasından kaynaklanır. Çoğu zaman da birbirleri yerine kullanılırlar. Rasyonalite ve bilimler insanları özgürleştirmeye yetmeyen, aksine, baskılayan araçlar olarak eleştirilir. Bu yüzden post-modernizm, her türden büyük kuram veya üst-anlatı olarak gördüğü, diğer bir ifade ile, her şeyin cevabını önceden veren Marksizm, liberalizm gibi ideolojileri, Hristiyanlık, İslamiyet gibi tüm dinleri ve hatta feminizmi bile özcü ve modernist bularak eleştirir. Aslında post-modernizm bunlara alternatif üst-anlatılar geliştirmek amacında değildir. Sadece açıklamalara temel veya öz oluşturacak dayanakların olamayacağını iddia eder. Onlar açıklamaya niyetlenmeksizin, göreli yorumlar yapmayı daha uygun bulurlar, bugün ve burada olanı daha fazla önemserler. Post-modernistler, sosyal bilimler ile doğa bilimleri, sanat ve edebiyat arasında bilimsel olan ve olmayan arasında bir fark gözetmezler. Onlar her türden katı sınırlamalar getirilmesine karşıdırlar bu bağlamda akademik disiplinler arasındaki ayrımı da reddederler. Günümüzde özellikle mimaride, edebiyat ve sanatta, resim müzik ve fotoğrafçılık alanında oldukça etkilidirler. Post-modernizm kıta Avrupası ve özellikle de Fransa ve Almanya’da ortaya çıkmıştır. Bu görüşe fikir babalığı edenler Alman filozofları Nietzsche ve Heiddeger’dir. Nihilizm ve Anarşizmden beslenir. Aslında postmodernizmin en sert eleştirisi de yine Almanya’dan gelmiştir. Jurgen Habermas akla ve bilime tekrar dönmeyi şiddetle savunmuştur.

3. Ünite: Kültür ve Kültürel Değişme

Kültür Nedir?

Toplumdan topluma değişen bir olgudur. İyi, kötü, doğru,
yanlış gibi kavramlar her kültür tarafından farklı şekilde
tanımlanabilmektedir. Tanımlanması zor olmakla birlikte
örneklerle açıklanabilen bir kavramdır. Dini inançlar,
değerler, normlar, dil gibi öğeler kültürü oluşturan
öğelerdendir. Kültür, kendi içerisindeki insanları bir arada
tutmaktadır. Aynı kültürdeki insanlar dinlerini,
değerlerini, dillerini, normlarını sanat, edebiyat gibi
yollarla koruyarak bir sonraki nesle aktarabilmektedirler.
Bir kültürün teknik, beceri, hüner, kitap, kıyafet, marka
gibi maddi öğeleri olduğu gibi; inanç, değer, norm,
gelenek, ahlak gibi manevi öğeleri de bulunabilmektedir.
Ulus ve toplum kavramları kültür ile ilişkili kavramlardır.
Kültür kavramı ortak bir yaşam biçimi olmakla birlikte,
ulus kavramı politiktir. Belirli sınırlar içerisinde yaşayan
ve bu sınırlar içerisinde belirli bir otoriteye sahip
insanların oluşturduğu bütüne ulus adı verilmektedir.
Toplum ise, belirli bir sınır içerisinde yaşayan ve
toplumsal ilişkileri yaşayan insanlar bütünüdür. Uluslar
aynı zamanda birer toplum olmakla birlikte, içerisinde
birçok kültürü barındırabilmektedir.
Toplum ve kültür olguları birbirleri için olmazsa olmaz
kavramlardır. Aynı kültüre sahip insanlar ortak bir kültürü
paylaşmaktadırlar. Kültür, insanlar tarafından doğuştan
edinilmez, sonradan öğrenilir. Bir başka deyişle, bireyler
içerisinde bulundukları kültürü gözleyerek, informal bir
şekilde öğrendikleri gibi formal bir kültür öğretimi de söz
konusu olabilmektedir. Kültür, genel olarak sorgulanmaz
ve içerisindeki insanlar tarafından kabul edilir. Kültürü
sorgulayan ya da o kültüre aykırı davranışlarda bulunan
bireyler, kendilerini soyutlanmış hissederler. Dil
aracılığıyla paylaşılan kültür kavramı, yere ve zamana
bağlı olarak değişebilmektedir. Bir başka deyişle,
toplumdan topluma değişen kültür kavramı zaman
içerisinde de değişiklik gösterebilmektedir.

Kültürü Oluşturan Parçalar: Dil, Norm veDeğerler

Kültürel farklılıkların en önemli sebeplerinden birisi
bireylerin dil becerileri arasındaki farklılıklardır. Bir
toplumun üyeleri genel olarak ortak bir dili
paylaşmaktadırlar. Dil ise, sembollere dayanmaktadır.
Semboller, bireylerin iletişimde kullandıkları ve anlam
ifade eden her şeydir. Bireylerin iletişim kaynağı
sembollerdir. Semboller maddi objelerden, ses, koku ve
hatta tat almaya kadar çeşitlenebilir. Günümüzde dünya
üzerinde 7000’den fazla dil kullanılmaktadır. Ulusal
sınırlar içerisinde tek bir dilin kullanıldığı toplumlar
olmakla birlikte, bir toplum içerisinde onlarca dil
kullanıldığı da görülmektedir. Örneğin Papua Yeni
Gine’de 820 farklı dil kullanılmaktadır. Dilin öğeleri;
yazılı karakterler, sayılar, semboller, konuşma ve sözel
olmayan mimik ve jestlerdir.
Kültürler arası iletişimi anlamak için yabancı dilleri
bilmek önemlidir. Soğuk Savaş döneminde günümüze
kadar ülkeler yabancı dil bilmenin önemi üzerinde
durmuşlardır. Sözel iletişimi bilmek kadar, sözel olmayan
iletişimi bilmek de önemlidir. Örneğin insanlar sevindirici
bir haber aldığında havalara sıçrarlar ya da bir arkadaşları
üzüldüğünde onu teselli ederler. Yani bireylerin temel
iletişim biçimlerinden olan mimik ve işaretlerden oluşan
vücut dili bile sembollerden oluşur. Dünyanın her
kültüründe insanlar bazen birbirlerine bir şeyler anlatmak
istediklerinde sözel olmayan iletişimi kullanmaktadırlar.
Ancak bu sözsüz iletişim kültürden kültüre farklılıklar
gösterebilmektedir. Bu nedenle her kültürdeki bu işaret
dilini anlamalı ve ona göre hareket etmeliyiz.
Dil, insanların deneyim ve bilgilerini aktarmalarına
yardımcı olan bir araçtır ve kültür varlığını dil yardımıyla
sürdürür. Nitekim Edward Sapir ve Benjamin Whorf da
dünya hakkındaki görüşlerimizi öğrenilen dille alakalı
olduğunu ifade etmişlerdir.
Kültürün belirlediği yerleşik davranış kurallarına norm adı
verilmektedir. Normlar, her kültürde toplumsal düzeni
sağlarlar ve bireylere yol gösterirler. Toplumca
benimsenen bu standartlar toplumca desteklenir ve
korunular. Yemek yemeden önce elleri yıkamak, küçükleri
sevip büyüklere saygı göstermek, sinema ve tiyatro gibi
etkinliklerde sessiz olmak birer toplumsal normdur.
Normlar formal olabileceği gibi informal da
olabilmektedir. Formal normlar yasalarla belirlendiği için,
o normlara aykırı davranılması halinde bireyler şiddetle
cezalandırılırlar. Giyim tarzındaki standartlar ise informal
normlara örnektir. Normlar adetler ve örfler şeklinde
sınıflandırılmaktadırlar. Kadınların etek, erkeklerin ise
pantolon giymesi adettir. İnsanların evlerini dekore etme
biçimleri, selamlaşma biçimleri de adettir. Adetler daha
gevşek tanımlanır ve uygulanırlar. Örfler, adetlerden daha
katı kurallar olarak tanımlanabilirler. İnsanları
öldürmemek, eşini aldatmamak gibi dini ve yasal kurallar
örftürler. Yasalar örflerin yazıya dökülmüş ve
resmileştirilmiş halleridirler. Örflere, bir başka deyişle
yasalara karşı gelinmesi halinde insanlar genellikle ciddi
bir biçimde cezalandırılırlar. Normlar toplumun bazı
bireyleri için geçerliyken, bazı bireyler için geçerli
değildir. Normlar toplumsallaşma süreci içerisinde
bireyler tarafından öğrenilirler ve o bireyler için birer
alışkanlık halini alırlar. Normların önem dereceleri
toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Bununla
birlikte normlar zaman içerisinde de değişim
gösterebilmektedir. Normlar, bireyler tarafından ihlal
edilmeden onların norm olduklarının farkına varılmazlar
bile. Değerler ise toplum içerisindeki bireylerin iyiyi,
kötüyü, güzeli, çirkini, uygun olanı ve uygun olmayanı
belirlediği ortak düşüncelere denilmektedir. Bir toplumun
değerlerini anlayabilmek için o toplumun arzuladığı
şeylere bakmak gerekmektedir. Toplumsal değerler
zamanla değişebilir veya önem kaybedebilir, ancak bir
insan yaşamı boyunca değerler nispeten düzenlidir ve
kolay değişim göstermez.

Kültürel Farklılıklar

Her toplumun kültürünün kendine özgü birtakım
nitelikleri vardır. Sahip olunan norm ve değerler bütünü
toplumsal/kültürel olarak farklılık gösterir. Bu farklılıklara
giyim kuşamdan inanış biçimlerine, evlenme törenlerinden
tüm gündelik yaşam pratiklerine kadar her alanda
rastlanabilmektedir.
Ancak her kültür kendi içerisinde farklı gelenekler ve
değişim pratikleri taşır. Ancak bu farklılıklar, kültürün
bütün parçaları birbirlerine bağlanarak kalıplaşmış bir
bütün oluşturur. Buna ise kültürel birleşme (entegrasyon)
adı verilmektedir.
Kültürlerarası farklılıkları anlamada iki temel kavram
önem taşımaktadır: Baskın kültür ve alt kültür. Baskın
kültür, toplum içerisindeki en güçlü grupların sahip
olduğu kültür anlamına gelmektedir. Alt kültür ise, bir
çeşit kültür grupları olup değer ve normları baskın
kültürden farklı olan kültürleri ifade eder. Alt kültürler,
söz konusu kültürün toplumsal yapıda karşılaştığı sorun
veya sahip olduğu ayrıcalıklar nedeniyle ortaya
çıkmaktadır. Ortak bir yaş, etnik köken, bölge, meslek
veya sahip oluna özür, hobi veya bağımlılıklara dayalı
olarak alt kültürler oluşabilmektedir. Örneğin Amerika’da
rodeo kovboyları, emekliler, çeteler, uyuşturucu
bağımlıları birer alt kültürdür.
Değer, norm ve yaşam biçimi açısından içinde yaşadığı
kültüre ters düşen tutum ve davranışları içeren kültürlere
karşıt kültür adı verilmektedir. Örneğin Amerika’daki
Hare Krishna hareketi bir karşıt kültürdür. Çünkü bu
hareketin mensupları hem din açısından hem de yaşam
biçimleri açısından yaşadıkları toplumun değerlerine zıt
bir tutum içerisindedirler. Yeni kültürel standartlara uyum
kapasitesi sebebiyle karşıt kültürler, özellikle genç
insanlar arasında yaygınlık göstermektedir.
Yüksek kültür, toplum içinde özel bir yaşam biçimi,
alışkanlıkları ve zevkleri olan küçük bir grubun sahip
olduğu kültürdür. Kültürlü insanlar olarak ifade edilen
bireyler sanata düşkün, sanatla iç içe insanlar olarak
düşünülmektedirler. Günlük hayatta kültür denildiğinde,
klasik edebiyat, müzik, dans ve resim akla gelmektedir.
Toplumun estetik ve parlak yönleri olan ürünler yüksek
kültür olarak nitelendirilmektedir. Popüler kültür ise geniş
halk kesimlerinin tüketimi için üretilen ve yaygın olarak
tüketilen bir kültürü ifade etmektedir. Her toplumun
kendine özgü bir popüler kültürü bulunmaktadır.
Japonya’da manga adı verilen komik el kitapları popüler
kültür ürünleridir. Rusya’da ise televizyon dizileri popüler
kültür ürünlerine örnektir.

Kültürün Diğer Parametreleri: Kültür Şoku ve Kültür Boşluğu Kavramları

Bize aşina olmayan bir kültürel çevreye girdiğimizde
kendimizi boşluk içinde ve bir korku içinde hissederiz. Bu
durumdaki kişi kültür şoku yaşıyor demektir. Örneğin; bir
Türk’ü Japonya’daki bir restorana gittiğinde tadını bildiği
yemekler yerine, özel yemeklerin veya menülerin köpek
veya domuz etinden yapılması onu şaşkınlık içerisinde
bırakabilir. Aynı şekilde 1961 yılında Türkiye’den
Almanya’ya giden işçilerin durumları da kültür şoku
kavramıyla açıklanabilir. Çünkü bu işçiler hiç alışık
olmadıkları bir çevre, din ve dil kalıpları, davranış ve
yemek tarzlarıyla karşılaşmış ve buraya uyum sağlamakta
ciddi güçlükler yaşamışlardır. Hemen hepimiz bir
dereceye kadar yaşadığımız kültürü olduğu gibi kabul edip
benimsediği için farklı kültürlerin bu kalıplara uymadığını
gördüğümüzde bu durum bizi rahatsız eder. Ancak gerçek
olan şey, bize uygunsuz olanların o kültür açısından son
derece normal olması ve yaşam biçimi olarak kabul
edilmesidir. Fakat bizim kültürümüze ait bazı kalıpların da
o kültürde şok etkisi yarattığını unutmamak gerekir.
Kültürün değişen toplumsal koşullara uyum sağlamasında
yaşanan boşluk veya gecikmeleri William Ogburn kültür
boşluğu veya kültürel gecikme şeklinde adlandırmıştır.
Ogburn, burada değişme sürecinde ortaya çıkan
uyumsuzluk durumlarına dikkat çekmeye çalışmıştır. Ona
göre maddi kültürde meydana gelen değişiklikler belirli
bir gecikmeyle manevi kültür tarafından takip edilirken
arada bir boşluk doğmaktadır. Örneğin; çağımızda
klonlamanın başarılı bir biçimde yapıldığını, hatta
insanların bile klonlanabileceğini bilmemize rağmen,
insan yaşamına ilişkin kültürel değerlerin buna karşı
çıkması ve direnç göstermesi kültür boşluğuyla
açıklanmaktadır.

Etnosantrizm ve Kültürel Rölativizm

Etnosantrizm, kişinin kendi kültürünü temel alması ve
diğer kültürleri kendi kültürü açısından değerlendirip
küçümsemesidir. Bu kavram kültür taassubu veya ben
merkeziyetçilik şeklinde de bilinir. Bu kişiler sürekli kendi
kültürlerini yüceltirler, başka kültürleri ise küçümserler.
Örneğin; kendi kültürümüzde köpek eti ve kirpi eti
yenmez. Bu bize göre hem vahşet hem de iğrenç bir
durumdur. Başka bir toplumda ise süt içilmez ve dana eti
yenmez. Bu bize göre bir saçmalıktır. İşte bu da
etnosantrik bir görüştür. Etnosantrizmin hem olumlu hem
de olumsuz yönleri vardır. Olumlu yönü, grup üyeleri
arasındaki grup bağlılığını arttırmasıdır. Olumsuz yönü ise
zararlı ayrımcılıklara neden olup, başkalarını
küçümsemeye ve dışlamaya iten davranışlara yol
açmasıdır. Kendi kültürümüz bizler için ne kadar anlamlı
ve değerliyse başka kültürlerin de kendi üyeleri için ne
kadar değerli olduğunu bilip ona göre hareket etmek
gerekir. Bu da benmerkeziyetçiliğin bir çözümü olarak
görülebilir. Günümüzdeki etnosantrik görüş ise Avrupa
merkeziyetçilik yani “Eurosantrizm”dir. Bu kavram,
Avrupalı olmayan tarih ve kültürleri ve Avrupa dışındaki
toplumları Avrupa ülkelerinin standartları açısından
değerlendirmek veya yargılamaktır.
Kültürel Rölativizm (Kültürel görecelik): Her kültür kendi
içinde önemlidir ve değerlidir. Her şey içinde yaşanılan
kültüre göre anlaşılıp yargılanmalıdır.

Kültürel Değişme ve Değişme Kaynakları

Kültürel değişimi etkileyen üç önemli kaynak vardır.
Bunlar; a) toplumsal koşullar: toplumsal koşulların
değişmesi değişmenin önemli bir nedenidir. Ekonomik
faktörler, nüfus artışında ya da azalışında görülen
değişimler ve diğer dönüşümler değişimi etkilemektedir.
Örneğin bir toplumun aldığı dış göçler o toplum
içerisindeki mevcut kültürel yapıyı etkiler, b) keşifler ve
icatlar: yaşamımızı kolaylaştırarak bizi bilmediğimiz
şeylerden haberdar kılar. Ancak teknolojik keşiflerin
hızına yetişmek çok hızlı ve dinamik olması sebebiyle
zorlaşmıştır. Bu durum da nesiller arasında büyük
farklılıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu
durumdan dolayı bir nesil, bir önceki neslin dünyasını
anlayamaz hale gelmiştir, c) yayılma: ortaya çıkan
yeniliklerin çok kısa sürede bir toplumdan diğer bir
topluma geçerek yaygınlaşması ve kullanım alanı bulması
anlamına gelmektedir. Günümüzde iletişim
teknolojilerinin büyük bir hızla gelişimi bir olayın ya da
bir buluşun çok kısa bir süre içerisinde dünyada
duyulmasını sağlamaktadır. Bu sebeple yeni bir buluş
bütün dünyayı kapsayacak bir biçimde yayılmaktadır. Bir
başka deyişle dünyada global bir kültür oluşmaktadır.
Günümüzde batıda görülen her şey genellikle dünyanın
her yerinde olmayı başarabilmiştir.
Kısacası, kültür statik değil, dinamik bir olgudur.
İnsanların fiziksel ve toplumsal çevredeki değişmelere
göstermiş olduğu tepkiler sonucu gelişir ve farklılaşır.

Ünite No: 4 Ünite Adı: Aile ve Toplumsal Gruplar

Aile Kavramı ve Global Bir Bakış

Bütün farklılıklara rağmen aile hemen her kültürde
mevcuttur. Bu nedenle aile evrensel bir kurumdur. Bunun
da ötesinde ailenin kompozisyonunun, akrabalık ilişkileri
ve otorite kalıplarının evrensel olduğundan bahsedilebilir.
Ailede bir kişi çalışıp gelir sağlamakta veya çoğunlukla
karı-koca birlikte çalışarak yaşam mücadelesi
vermektedir. İki temel fonksiyon olan neslin devamlılığını
sağlama ve onları topluma kazandırma, ailenin birincil
görevleri arasındadır. Aile yaşamı bugün açıkça birçok
yerde, politikadan iş dünyasına, mahkeme salonlarından
mutfak ve oturma odalarına kadar her yerde
tartışılmaktadır. Bireylerin kişilikleri aile ilişkilerini
etkilerken, kişilikleri de aile içinde yaşadıkları
deneyimlerle biçimlenir. Geleneksel olarak aile birbirine
evlilik, doğum veya evlat edinme yoluyla bağlı, birlikte
yaşayan, aralarında resmi ve hukuki ilişkiler olan, çocuk
yetiştirme ve dünyaya getirme sorumluluğu olan,
toplumca onaylanan cinsel ilişkileri sürdüren ekonomik ve
sosyal bir birimdir.
Evlilik, bireylerin cinsel ilişkilerini meşrulaştıran ve
toplumca onaylanan bir sözleşmedir. Ailede evlilik ve kan
bağı, hem anne babaların çocuklarına karşı
sorumluluklarını hem de eşlerin birbirlerine karşı
yükümlülüklerini garanti altına alır. Bazı toplumlarda çok
eşlilik bir norm olarak ortaya çıkarken, bazı toplumlarda
evlilik ebeveynler veya ara bulucular tarafından
düzenlenerek yapılır.

Aile Yapıları ve Türleri

Anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan aileye
çekirdek aile denmektedir. Çekirdek aile denmesinin
nedeni bu ailenin merkezi veya çekirdek bir rol üstlenip
daha büyük aile gruplarının oluşmasına verdiği destekten
dolayıdır. Çekirdek aile, kadın erkek eşitliğine önem
verilen bir yapıya sahiptir. Bu aile tipi, modern sanayi
toplumlarının özelliğidir. Bugün kendi toplumumuzda da
aile denilince akla ilk önce bu tür aileler gelmektedir.
Çekirdek ailenin en önemli özelliği üyeleri arasında çok
yakın ilişkilerdir ve her üye bir diğerinin mutluluğu için
her türlü özveriyi gösterir. Ailenin iki boyutu vardır.
Birincisi içinde doğup yetiştiğimiz ailedir (Family of
orientation). Bu aile bize bir ad, kimlik ve bir miras
bırakır. Bir de kendinizin evlenerek kurduğunuz bir aile
vardır. Bunu da kendi çabanızla oluşturursunuz. Bu aile,
evlenen çiftlerin çocuk sahibi olmaları ile birlikte oluşan
ailedir.
Geleneksel geniş aile, anne, baba, çocuklar ve yakın
akrabaların bir arada yaşadıkları aile tipidir. Aynı çatı
altında yaşayan, ekonomik kaynaklarını paylaşan, ikiden
fazla neslin bir arada bulunduğu ailedir. Özellikle ailenin
kriz durumlarında ölüm, boşanma, hastalık ve doğum gibi
hallerde aile üyelerinin birbirlerine vermiş olduğu
duygusal destek ve iş paylaşımı nedeniyle aile üyelerinin
üzerindeki iş yükü azalmakta, bu da duygusal bağlılığı
arttırmaktadır. Bu durum, çekirdek aileye oranla bir
avantaj olarak görülebilmektedir.
Aile, bireylerin sosyal ilişkilerinin gerçekleştiği evlilik,
kan bağı veya soy-sop ilişkilerine dayalı bir sistemdir.
Ailenin görevleri; biyolojik görev, ekonomik görev,
koruyuculuk, psikolojik görev, eğitim, dini görev, prestiji
sağlama ve boş zamanları değerlendirmek şeklindedir.
Elitler arasında geniş aile yapısı aileden gelen zenginliği
korumaya çalışırken fakirler arasında ise ekonomik
yaşamı sağlamaya, ailenin hayatta kalmasına katkıda
bulunur.

Endüstrileşme Süreci ve Çekirdek Aile İlişkisi

Tarımdan endüstriyel yaşama geçiş ve endüstriyel
yaşamın gerekli kıldığı değişmeler zamanla ailenin
küçülmesine neden olmuştur. Coğrafi haraketlilik de bu
tür bir gelişmeyi kolaylaştırmıştır. Endüstrileşme süreci ve
devlet politikalarının desteği ile birlikte aile üyeleri artık
birbirlerine eskisi kadar bağımlı değillerdir. Özellikle
emeklilik hakkına ve belirli bir yaşlılık gelirine sahip
olanlar için bu daha da geçerlidir. Endüstriyel koşullara
çok iyi uyum sağlayan bu tür ailelere izole olmuş çekirdek
aile de denmiştir. Endüstri toplumundaki coğrafi
hareketlilik, yalnızca akrabalık bağlarını zayıflatmakla
kalmamış, aile tarafından yerine getirilen işlevlerin
birçoğu, kendi konularında uzmanlaşmış diğer kurumlara
aktarılmıştır.

Aile Kurumunu Açıklayan Sosyolojik Kuramlar

Son derecede karmaşık bir yapıya sahip olan aile üzerinde
çalışan sosyologlar aileyi fonksiyonalist kuram, çatışma ve
sembolik etkileşim kuramları ile üç temel yaklaşımda ele
almaktadırlar. Son yıllarda feminist bakış açısı da
sosyolojide giderek önem kazanmaktadır. Aile,
fonksiyonalist bakış açısından, toplumda diğer kurumlar
tarafından başarı ile yapılmayan bazı fonksiyonlar üstlenir.
Her ne kadar ailenin yerine getirdiği fonksiyonlar
azalmakta, başka kurumlar tarafından bazı görevleri
üstlenilmekte ise de aile yine de çok önemli bazı görevleri
yerine getirir. Bu da onu evrensel yapar ve toplumda onun
varlığını ve geçerliliğini üstün kılar. Ailenin yerine
getirdiği altı önemli fonksiyon; neslin devamını sağlamak,
koruma, toplumsallaşma, cinsel davranışları düzenlemek,
sevgi ve arkadaşlık, toplumsal statü sağlamak veya sosyal
yerleştirme olarak sıralanabilir.
Çatışma kuramcıları ise ailenin toplumda önemli
fonksiyonlar yüklendiğini kabul etmekte, ancak her şeyi
açıklıkla ortaya koymadığını ileri sürmektedirler. Bu
kurama göre, aile içerisinde kapitalist topluma benzer bir
biçimde birtakım eşitsizlikler söz konusudur. Kurama
göre, ailede erkeğin kadın üzerinde egemen olduğu bir
sistem mevcuttur. Hatta aile içinde bir güç mücadelesi söz
konusudur. Kadın hareketi ve demokratikleşme süreci,
kadınlar lehine birçok olumlu gelişmeyi birlikte
getirmiştir. Yine de çatışma kuramcıları, sosyal,
ekonomik, politik ve hukuki eşitsizliklerin kadınların
aleyhine olacak şekilde mevcudiyetini koruduğunu
savunmaktadırlar.
Sembolik etkileşim kuramcıları, aile içindeki ilişkilerin
değiştiğini ve yeniden tanımlanması gerektiğini
savunurlar. Bu kuramcılara göre aile içerisindeki
davranışları anlamak için aile üyeleri arasındaki mevcut
ilişkilere ve üyelerin bu ilişkileri nasıl anlamlandırdığına
bakmak gerekir. Aile içerisinde sembolik etkileşim
kuramcıların kullandığı toplumsallaşma, ayna benlik, rol
alma, referans grubu ve sembolik etkileşim gibi hemen
tüm kavramları göstermek olasıdır. Sembolik
etkileşimciler, aile içindeki ilişkilerin devamlı değiştiğini
ve yeniden tanımlanması gerektiğini savunurlar. Zaman
geçtikçe başlangıçtaki ilişkiler farklılaşır, hatta eşlerin
kişilik ve kendilik kavramları farklılaşır. Çocuğun doğumu
da yeni bir uyum sürecini gerekli kılar.
Feminist sosyologlar, kadının dışarıda çalışmasının
çocukların bakım ve aile içi görevlerini nasıl etkilediği
konusunda aile yaşamını ve kadını çalışmışlardır.

Evlilik Biçimleri ve Analizi

Genelde aile, küçük aile ve geniş aile olarak
sınıflandırılmasına karşın, bunların kendi içinde
farklılaştığını, hatta her kültürde geçmişten geleceğe farklı
aile biçimlerine rastlandığını biliyoruz. Aile kalıpları
tesadüfi ve değişken değildirler. Sosyologlar aile ve evlilik
biçimlerini eş sayısı, grup ilişkileri, çiftlerin yerleşim yeri,
otorite ilişkileri, soy ve secere ilişkileri şeklinde beş temel
kategoriye ayırarak incelemektedirler.
Dünyada en yaygın olan normlardan biri ensest normudur.
Hemen her toplumda bulunan bu norm, aile üyeleri
arasındaki ilişki ve evliliklerin yasaklanması anlamına
gelir. Kendi toplumumuzda ve Batı toplumlarında bu
kavram kendi çekirdek ailemiz içindeki cinsel ilişki ve
evlilikleri yasaklar. Yani kendi çocuklarımızla ve bazı
ülkelerde birinci dereceden kuzenlerle evlenmek bu norma
ters düşen davranışlardır.

Günümüz Ailesinde Farklılıklar

Günümüz modern ailesi geçmişe kıyasla giderek
küçülmekte, yaşam süresinin uzamasıyla birlikte, çocuk
dünyaya getirme ve yetiştirme insan yaşamının daha
küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Geçmişe kıyasla
ailenin parçalanma sebebi olarak ölümler değil
boşanmalar ön plana çıkmaktadır. Geçmişten farklı olarak
günümüzde, çocuklara bakmak için bir eş talebinden
ziyade özellikle kadınlar, eşin ölümü veya boşanma
sonucu çocuklarını tek başlarına yetiştirmek ve aile reisi
olmak durumunda kalmaktadırlar. Evli çiftler günümüzde
otuz kırk yıl öncesine kıyasla daha küçük bir oranı
oluşturmaktadır. Buna karşın özellikle Batıda tek
ebeveynli ailelerin, boşanmış ve hiç evlenmemiş
insanların nüfus içindeki oranı artmaktadır.
Aile yaşamındaki en büyük değişikliklerden biri tek
ebeveynli ve kadının aile reisi olduğu ailelerin sayısının
artmasıdır. Evlilik dışı doğan çocuklar ve boşanma
oranlarının artması bu durumun sebeplerdir. Hem
duygusal hem de ekonomik olarak tek ebeveynli aileler
daha zor koşullara sahiptir. Bu ailelerde, özellikle kadının
aile reisi olduğu ailelerde daha gelişkin sosyal ilişkiler söz
konusuyken, erkeğin aile reisi olduğu durumlarda daha
izole bir yaşantı söz konusudur.
Evlenmeden birlikte yaşama olgusu, Avrupa ve
Amerika’da yaygın olarak görülmekle birlikte ülkemizde
çok yaygın değildir, ancak üniversiteli gençler arasında az
da olsa gözlemlenmektedir. Yapılan araştırmalar,
evlenmeden birlikte yaşayan çiftler arasında daha eşitlikçi
ilişkilerin olduğunu ortaya koymuştur.
Boşanma, taraflardan birinin veya her ikisinin kendi
arzusu ile toplumda geçerli norm veya âdetlere göre
evlilik birliğini sona erdirmesidir. Geleneksel aileyi güçlü
kılan, ekonomik, dinsel ve eğitsel bağların ve değerlerin
zayıflaması boşanma nedenleri olarak sayılmaktadır.
Ailenin fonksiyonlarının birçoğunu başka kurumlara
devretmesi ile ailenin işlevi ve dolayısıyla üyeleri
arasındaki duygusal bağ zayıflamıştır.
Boşanma, genel olarak bireysel ve toplumsal nedenlerle
gerçekleşmektedir. Erken yaşta evlilikler, evlilik süresi
boşanmanın bireysel nedenleriyken; evliliğe ilişkin değer
ve tutumlardaki dönemsel değişiklikler ise toplumsal
nedenler arasındadır.

Türk Toplumunda Aile Yapısı

Türkiye’de Batılı ülkelerden çok önce kadın- erkek eşitliği
ve kadın hakları konusunda çeşitli adımlar atılmıştır. 1924
Anayasası’yla kadın- erkek eşitliği konusunda başlayan
düzenlemeler 1926’da Medeni Kanunun kabulüyle
genişletilmiş, evlilikten miras haklarına kadar bir çok
konuda ilerlemeler sağlanmıştır. Daha sonra kadınlara
seçme ve seçilme hakkının tanınmasıyla Türkiye’de
döneme göre kadın hakları konusunda önemli bir yol kat
edilmiştir. Hukuksal düzenlemelere ek olarak sanayileşme
ve kentleşme süreçleriyle aile yapısında değişmeler ortaya
çıkmaya başlamıştır. Türk toplumunda aile yapısını köy
(kırsal), gecekondu ve şehir ailesi şeklinde üç ayrı
çerçevede incelemek mümkündür.
Kırsal aile; kendi içinde çekirdek ve geniş aile olarak
ayrılabilir. Ancak kırsal aile, ortalama aileden biraz daha
kalabalıktır. Kırsal kesimde aileler ekonomik ve toplumsal
olarak bir bütün olma niteliğini sürdürürler. Kırsal
aile/köy ailesi tarımsal üretim faaliyetleri yürütmektedir.
Toprağın bölünmesi ve kente göç bu ailenin yapısını
önemli ölçüde etkilese de bu ailenin geleneksel
yapısındaki değişiklik tarımsal üretim biçiminin
değişmesine bağlıdır.
Bir sosyal yapı olan aileyi oluşturmanın meşru yolu
evliliktir ve günümüzde çeşitli geleneksel evlilik
biçimlerine rastlanmaktadır: Görücü usulü ile evlenme,
kız kaçırma, otura kalma, beşik kertmesi, berder evlilik,
tay geldi evlilik, levirat ve sorarat gibi.
Gecekondu ailesi, sanayileşme ve göç sonucu ortaya çıkan
bir aile tipidir. Yapı itibariyle daha çok çekirdek aile
özelliği göstermektedir. Kırsal aile yapısı ve geleneksel
değerler büyük oranda korunmakla birlikte kentsel yaşama
uyum sağlama süreciyle gelen birtakım değişiklikler söz
konusudur. Gelir kaynağı olarak tarımın yerini sanayi ve
hizmetler sektörü almıştır. Kadın ve çocuklar geleneksel
geniş aileye oranla daha fazla özgürlüğe sahiplerdir, ancak
babanın aile içindeki denetimi son derece güçlüdür.
Kentsel aile; gelişmiş ülkelerden daha farklı bir nitelik
göstermekle birlikte Türkiye’de çekirdek aile yapısı
özelliği göstermektedir. Aile reisi baba ve paranın
toplandığı mercii babadır. Ancak paranın karı-koca
tarafından ortaklaşa yönetilme oranı da giderek
yaygınlaşmaktadır.

Toplumsal Gruplar ve Grup Türleri

Herkes hayatı boyunca düzenli olarak bir gruba dahil
olmuştur. Aile, arkadaş çevresi, meslekler, takım üyeliği
hep bir grup üyeliğini ifade etmektedir. Peki grup nedir?
Grup birbirleriyle düzenli ilişkide bulunan en az iki veya
daha fazla kişiden oluşan, belirli beklenti ve amaçları
paylaşan insanlardır. Grup üyeliği üyeler arasındaki
ilişkilere ve sürekliliğe dayanır, dolayısıyla aidiyet grup
için önemli bir faktördür. Bu, grubu yığından ayıran
noktadır. Yığın, sürekliliği ve aidiyet duygusu olmayan
geçici bir nedenle bir araya gelmiş insanları ifade eder.
Grupla ilgili bir diğer kavram ise, benzer ve ortak
karakteristikleri olan insanları ifade eden kategoridir.
Gruplaşma sürecinde, kişilerin grup oluşturduklarının
bilincinde olmaları, mekânsal yakınlık ve benzer
özelliklerin mevcudiyeti önemlidir. Grubun iç yapısını
grup üyelerinin birbirleriyle kurdukları etkileşimler
oluşturur ve her grubun kendine özgü, normları, değerleri,
üyelerin belirli rol ve statüleri vardır.

Grup Türleri

Grup türlerini birincil ve ikincil grup, iç ve dış grup,
referans grubu ve elektronik etkileşim grupları olarak
sıralamak mümkündür. Birincil grupların temel
fonksiyonlarını yakın ilişkiler yoluyla duygusal destek
sağlamak, toplumsallaşma sürecine olan katkılar, uyumu
kolaylaştırmak ve toplumsal kontrolü olanaklı kılmak
olarak sıralanabilir. Birincil gruplara en temel örnek
ailedir.
İkincil gruplar birincil gruplarla karşılaştırıldığında, daha
büyük, nispeten geçici, benzerlik göstermeyen resmi
gruplardır. Yüz yüze ilişkilerin kısıtlı olduğu bu grupların
üyeleri belirli rol ve görevler temelinde bir araya gelirler.
Herhangi bir ikincil grup zamanla üyeler arası ilişkilerin
artmasıyla birlikte bizlik duygusu edinerek birincil gruba
dönüşebilir. Birincil gruplar daha çok geleneksel
toplumlarda yaygınken ikincil gruplar modern endüstriyel
toplumlarda yaygınlık gösterir. (S:108, Tablo 4.4)
Amerikalı sosyolog William Graham Sumner tarafından
“biz” ve “onlar” kavramları temelinde iç ve dış grup
ayrımına gidilmiştir. İç gruplar “bizlik duygu”suna sahip
olduğumuz ve bizi diğer gruplardan ayıran belirgin
özelliklerimizin olduğu gruplarken dış gruplar bizim
grubumuzun dışında olup bizim için çok önem taşımayan
gruplardır. İç gruplar etnosantrik duyguları pekiştirerek
üyelerinin kendilerini dış gruplardan daha üstün
görmelerine neden olurlar. İç ve birincil gruplar,
üyelerinin davranışları üzerinde belirleyici ve
yönlendiricidir.
Bir diğer grup türü olan referans grubu kavramı Herbert
Hyman (1942) tarafından ortaya atılmıştır. Bu gruplar
bireylerin etkileşim halinde olduğu gruplar olmaktan
ziyade bireyin rol model aldığı gruplardır. Referans
grupları, insanları gelecekte yerine getirecekleri rollerine
hazırlayarak geleceğe yönelik bir toplumsallaşma
sağlarlar. Yaşam biçimi, yaş ve statü değişimine bağlı
olarak referans grupları da farklılaşır. Bazen de bireylerin
örnek aldığı birden fazla referans grubu olabilir.
Elektronik etkileşim grupları ise, insan ve teknolojinin bir
araya gelmesinden doğmuştur. İnternet teknolojileri
sayesinde elektronik ortamda çok sayıda ve farklı
özelliklerde gruplar mümkün olmuştur. Bu gruplardan
bazıları “grup” kavramının özelliklerini yansıtmakta ve
aidiyet duygusu ve süreklilik özeliklerini taşımaktadırlar.
Bu gruplar, her ne kadar sanal bir ortamda tanışan
üyelerden oluşsa da paylaşılan bilgiler, iletişim sıklığı,
üyelerinin yakınlık ve bağlılıkları sebebiyle birincil grup
özelliği göstermekte ve “elektronik birincil grup” olarak
da adlandırılmaktadırlar.

Ünite 5: Küreselleşme ve Ekonomi Kurumu

Küreselleşme İle İlgili Kavramlar

Küreselleşme, dünyadaki işletmelerin ve insanların
birbirlerine bağlanmasını ifade eden bir kavramdır.
Literatürde “globalism”, “globalite” ve “globalleşme/
küreselleşme” gibi farklı tanımları bulunmaktadır.
Globalism/ Küresellik: Neo-Liberalizm temelli
bir kavramsallaştırmayla kültür, siyaset, sivil
toplumun tümünün ekonomik yapı tarafından
belirlenmesidir. Ekonomiye indirgenmiş tek bir
yapının, pazar hâkimiyeti altında işlemesidir.
Globalite/ Küresel: Dünya Toplumu anlayışına
işaret eder. Ülkelerin çok boyutlu ilişkiler içinde
birbirlerine bağımlılıklarını gösterir.
Globalleşme/ Küreselleşme: Ekonomi, kültür,
siyaset ve sivil toplumun birbirine
indirgenmeksizin yan yana görüldüğü bir
süreçtir. Uluslararası aktörler tarafından
belirlenen bir sistemi ifade eder.
Küreyellik/ Glokalleşme: Belirli bir kültüre
özgü olanın yaygınlaşmasıdır. Bu kavramın
Japon kaynaklı olduğu ve kendine özgü olan ile
evrensel olanı çok iyi bağdaştıran iş kültüründen
esinlenerek üretildiği belirtilmektedir.
Glokalleşme yaratan beş farklı kültürel mekân
bulunmaktadır. Bu mekânlar;
o Etno-mekân: Göçmen ve mülteciler,
mevsimlik işçiler ve turistlerin
yaşadıkları mekânlardır.
o Tekno-mekân: Tüm mevcut olan
teknolojilerin tüm sınırları aşarak
oluşturdukları mekânlardır.
o Finans-mekân: Uluslararası para
hareketlerinin gerçekleştiği borsa türü
mekânlardır.
o Medya-mekân: Televizyon ve radyo
başta olmak üzere tüm bilgilerin
elektronik olarak üretildiği ve yayıldığı
mekânlardır.
o Zihinsel- mekân: Aydınlanmadan bu
yana üretilen düşünce ve ideolojilerin
yayıldığı mekânlardır.
Küreselleşmeyi varlık ile yokluğun kesişmesi, toplumsal
olaylarla toplumsal ilişkilerin belirli mesafede yerel
bağlamsallıklarla karşıması olarak tanımlayan Giddens’ın
‘Yapılaşma Kuramı’na göre zaman ve mekân birlikte
önem taşımaktadır. Ayrıca Giddens küreselleşmeyi
modernliğin bir sonucu olarak görmektedir.
Roland Robertson’a göre küreselleşme modernliği
hazırlayan bir koşuldur ve basitçe modernliğin bir sonucu
değildir. Modernlik kurumların ve temel tecrübelerin bir
örnek/ homojen olmasıdır.
Küreselleşme bir yandan kültürel birliği sağlarken bir
yandan da farklılıkları derinleştirmekte, en azından su
yüzüne çıkmasına olanak tanımaktadır. Küreselleşme
sürecinde ekonomik olarak homojenlik (kapitalizm)
karşısında kültürel çoğulculuğa izin verilmektedir.
İnsanların tüketim toplumunda sadece tüketme
eğilimlerinin arttırılması hedeflenmektedir. Tüketilen
şeylerin benzer veya farklı olması ise sadece bir detaydır.
Jonathan Friedman’a göre küresel/ global olan ile ilgili iki
farklı görüş vardır:
Kültürel Sosyoloji Yaklaşımı: İnsan
toplulukları arasında olduğu kadar, maddi ve
manevi ögeler arasında da giderek artan
bağlantılar, alışverişler ve hareketlerin farkına
varılmasına dayanır. Ronald Robertson ve
işlevselci sistem kuramcısı Talcott Parsons bu
kategoride yer alır.
Küresel Sistemler Yaklaşımı: Daha önce
küresel tarihsel politik iktisat olarak ortaya
çıkmıştır. Dünya sitem yaklaşımı olarak da
bilinen bu yaklaşım kültüre değinmemesi
yüzünden eleştirilmiştir. Daha çok politik iktisat
alanıyla sınırlı olan yaklaşıma kültür ve kimlik
konuları da eklenerek yaklaşımın alanı
genişletilmiştir.

Küreselleşme Eleştirisi

Ronald Robertson’a göre küreselleşme tartışmalarını
yapanlar iki grupta sınıflandırılabilir.
Birörnekleştiriciler/Homojenleştiriciler:
Bilimsel ve realist bir epistemoloji taraftarıdırlar.
Özne olan bilim adamı nesne olarak dış dünyayı
inceler. Modernist bir yaklaşımdır. Bazı
işlevselciler ve A. Giddens gibi Marksistler bu
gruptadırlar.
Farkçılaştırıcılar/Heterojenleştiriciler:
Genellikle derin yorumsama/ hermeneutik
yaparlar. Bu yaklaşımı daha çok kültürel çalışma
yapanlar benimser. Post-modern bir yaklaşımdır.
Edward Said ve Stuart Hall en önemlileridir.
Jonathan Friedman’a göre küreselleşme söyleminin
önemli bir kısmı modernitenin ideolojik ürünüdür.
Friedman, tek merkezli kültürel hegemonyayı, yani
kültürel emperyalizmi şiddetle eleştirmiştir.
Ronald Robertson ise, önerdiği modelle küreselleşmeyi
nesnel ve öznel bileşenler olarak formüle eder ve bu
bağlamda küreselleşmeyi, dünyanın küçülerek
baskılanmasını/ sıkıştırılmasını ifade eden bir terim olarak
açıklar. Robertson’a göre hepimizde daha büyük bir
sistemin parçası olma bilinci yani tikelcilik gelişir. Ona
göre tikelcilik yayılarak evrenselleşmektedir.
Buna karşılık Robertson’un görüşlerini eleştiren
Friedman’a göre, zaman ve mekânda küçülme ve
baskılanma ya da tazyik altında kalarak sıkışma, salt
bilimsel gelişme veya tarafsız teknolojik evrimden
kaynaklanmamaktadır. Bu süreçler, sermaye birikiminin,
dünya ekonomik stratejilerinin ve özgül toplumsal
yapıların etkisiyle ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca, Zygmunt Bauman gibi post bazı postmodern
düşünürler, küreselleşmenin zengin ve fakirler arasında
tabakalaşmayı keskinleştirerek kutuplaşmaya yol açtığını
savunmaktadırlar. Probhat Patniak’a göre emperyalizm;
dünyayı belirleyen ekonomik ilişkilerin bütünüdür ve
dünyada yaşanan tüm dönüşümler bunun sonucudur.
Patniak ve Türk politik iktisatçı Korkut Boratav’a göre
tüm bu dönüşümler artık küreselleşme ile açıklanmaktadır.
Boratav’a göre küreselleşme terminolojisini kullananlar,
emperyalizm terminolojisini kullananlardan başlıca üç
açıdan farklılaşmaktadır.
• Yapısal bağımlılık yerine karşılıklı bağımlılık
terimini kullanırlar.
• Merkeze çevre ekonomilerinden sistematik
olarak aktarılan değerler göz ardı edilerek
herkesin eşit olarak yararlandığı bir sistem
yaklaşımı sunarlar.
• Piyasanın eşitsiz güçler arasında oluştuğunu
eleştiren yaklaşım terk edilerek piyasaya güven
yaklaşımı pekiştirilir.

Küreselleşme Karşıtı Yeni Toplumsal Hareketler

Alan Touraine göre sosyal hareketler toplumdaki mevcut
bağımlılık ve baskılama sistemini dönüştürmeyi
amaçlayan eylemlerdir. Bu anlamda sosyal hareketler;
sağlıksız görülen bir durum ya da ögenin kültürel olarak
sorgulanması ve sonucunda sosyal ilişkilerin yeniden
inşasıdır ve iktidarı ele geçirme talepleri yoktur.
Küreselleşme karşıtı hareketler ise daha farklı bir yapı
sergilemektedirler.
Küreselleşme karşıtı hareketlerin temeli, yeni-liberal
görüşlere karşı “Yeni Bir Dünya Mümkündür” sloganı
etrafında örgütlenerek 1990’larda emperyalizme ve
tekellere karşı direnişle atılmıştır.
Küreselleşme karşıtı hareketin çeşitli aşamalardan geçtiği
söylenebilir. Bu aşamalar:
Birinci aşama: Fransa’da Le Monde
Diplomatigue dergisi etrafında kuramsal
temelleri atılmış, 1999’da ABD’de Seattle’da
büyük bir protesto gösterisi düzenlenmiştir.
Devamındaki süreçte ise, Dünya Ticaret Örgütü
Bakanlar Kurulu, Dünya Bankası, Gelişmiş
Yediler (G7) toplantıları sürekli protesto
edilmiştir.
İkinci aşama: Anti Küresel Hareketin Alternatif/
Alter-Küreselci Harekete dönüşmesidir. “Sosyal
Forum” olarak adlandırdıkları ilk toplantılarında
hareketin örgütsel yapısı da ortaya çıkmıştır. Bu
yapının temel özelliği herhangi bir hiyerarşi ve
karar mekanizması olmaması, herhangi bir örgüt
disiplininden bağımsız olmasıdır. Sadece protesto
gösterileriyle yetinilmeyip alternatif projeler
geliştirme potansiyeline sahip olduğunun
gösterilmesi bu aşamayı önemli kılmaktadır.
Üçüncü aşama: Üyeler arasında anlaşmazlıklar
ortaya çıkmış ve taraflar birbirlerini mahkemeye
vermişlerdir. Güven bunalımının ortaya çıkardığı
çatışma birçok üye kaybına yol açmıştır.

Toplumsal Yapı ve Kurumlar

Toplumsal sistem içinde insan ilişkileri toplumsal
kurumlarla düzenlendiğinde ortaya “toplumsal yapı” çıkar.
Yapı, sistem özelliği gösterir ve yapının bir bölümündeki
değişmeler diğerlerini de etkiler. Bu anlamda toplumsal
kurumlar nasıl davranılacağını belirleyen toplumsal
kurallardır veya bunların birleşiminden oluşur.
Toplumsal yapı kavramının en önemli bileşeni toplumsal
kurumlardır ve temelde altı toplumsal kurum vardır: Aile,
ekonomi, siyaset, eğitim, din ve sağlık. Ancak bazen
bunlara bilim, ordu ve medya da eklenmektedir.
Kurumlar arası karşılaştırma yapıldığında bazı ortak
özelliklerinin olduğu görülmektedir. Parsons, toplumsal
yapıda temel dört işlev ve bunları yerine getiren kurumları
bir model halinde ortaya koyar.
Bütünleştirme işlevi: Aile ve eğitim toplumda bu
işlevi gören temel kurumlardır.
Yönlendirme işlevi: Siyaset kurumu, siyasal parti
örgütleri aracılığıyla bu işlevi yerine getirir.
Uygulama işlevi: Toplumda ekonomi kurumu
olarak üretim, tüketim, bölüşüm vb. ilişkileri düzenler.
Koruma işlevi: Din kurumu bazen çatışmaya yol
açsa da işlevselciler tarafından olumlu işlevi ön plana
çıkartılır. Çünkü kurum olarak din, tüm insanlar arasında
eşitlik ve adaleti kurmak üzere kurallar koyar.

Bir Sosyal Kurum Olarak Ekonomi

Sosyolojik açıdan önemli olan piyasa (market) artık
ekonomi olarak anılmakta, insanların tüm ilişkileri ve
refahı bu piyasa ya da ekonomi tarafından
belirlenmektedir.
İnsanlar arası eşitsizlikler, üretimden elde edilen kârın adil
olarak paylaşılmayıp sermayenin elinde toplanmasından
kaynaklanır. Zira insanların doğa ile olan en temel ilişkisi
üretim ilişkisidir. Bu nedenle eşitsizliklerin ortaya çıkışını
sanayi öncesi toplumlardan itibaren ele almak
gerekmektedir.
Sanayi öncesi toplum: Avcılık ve toplayıcılık yapan
insanlar sadece ihtiyaçları kadarını elde etmek için çaba
harcarlar ve buna “geçimlik ekonomi” denir. İhtiyaçlar,
sürekli yeni yerlere göç edilerek karşılanır. Zamanla
hayvan beslemeyi ve bitki yetiştirmeyi öğrenilmesiyle
insanlar belirli bir yerde yaşarlar ve “tarım toplumu”
denilen dönem başlar. Yerleşik hayata geçişle beraber
silah ve giyecek yapımı ve buna bağlı olarak iş bölümü
ortaya çıkar. Kendi geçimleri dışında üretim yapanlar,
ürettiklerini ihtiyaçları olan diğer maddelerle değiştirirler.
ve ilk kâr veya artı ürün amaçlı ticaret başlar. Bu durum
ve daha sonrasında sabanın icadı tarım toplumun
gelişmesine ve eşitsizliklerin artmasına yol açar.
Sanayi toplumu: Sanayi toplumu 1765 yılında buhar
makinesinin keşfi ile başlar. Sanayi üretimi ve kâr/ artı
ürünler hiç olmadığı kadar artar. Bunun sonucu olarak
sadece aynı ülke içerisinde değil, ülkeler arasında da
eşitsizlikler artar ve bağımlılık ilişkilerini gelişir. Bu
dönemde üretim, ihtiyaçlar için değil daha fazla tüketim
için yapılmaktadır ve tüketim bir refah göstergesi haline
gelmiştir. Thorstein Weblen bunu “gösterişçi tüketim”
olarak ifade etmektedir. Bunun yanı sıra çok çalıştıkları ve
kazandıkları halde harcamayan ve tasarruf ederek
biriktirenler vardır ve Weber’e göre bunlar kapitalizmin
ortaya çıkmasına yol açmıştır.
İki temel ekonomik sistemden bahsetmek mümkündür:
Kapitalizm ve Sosyalizm.
Kapitalist sistemin belirli özellikleri vardır:
• Üretim araçlarının özel mülkiyeti vardır.
• Bireyler sermaye, toprak ve makinelerin sahibidir
ve ne üretileceğine kendileri karar verir.
• Kar amacı gütmek çok önemlidir. En az maliyetle
en fazla kârı elde etmek hedeflenir.
• Piyasada rekabet, satın almak ve satmak
isteyenler arasında yapılır. Aslında serbest
piyasada mal ve hizmetlerin serbestçe rekabet
edeceği düşünüldüğünde devletin piyasaya
müdahale ettiği görülmektedir. Bu nedenle refah
veya devlet kapitalizmi denilir.
Sosyalizmin, kapitalizme karşıt bir ekonomik sistem
olarak temel özellikleri şunlardır:
• Üretim amaçlarında toplumun ortak mülkiyeti
söz konusudur.
• Merkezi planlama vardır. Neyin ne kadar nerede
üretileceğine devlet karar verir.
• Malların üretimi ve paylaşımında kâr amacı
güdülmez.
• Rekabet yoktur.
Ne kapitalizm ne de sosyalizmin saf şekillerine dünyada
rastlanmaz. Her iki sistem de eşitsizlikleri arttırdığı için
eleştirilmektedir. Bu nedenle sosyalist ülkeler kapitalist
özelliklere geçerken, kapitalist ülkeler ise sosyal refahı
arttırmak için sosyalist programlar geliştirmektedirler.
Buna “Yakınlaşma Kuramı” adı verilmektedir.

Kapitalizmin Küreselleşmesi

Kapitalizmin küreselleşmesi işlevselci ve çatışmacı
sosyolojik yaklaşımlar tarafından farklı görüşler ileri
sürülerek analiz edilmiştir.
İşlevselci yaklaşıma göre; iş ve çalışma, sosyal
dayanışmanın temelidir. Tüm dünya kuzey ve güney veya
doğu ve batı olarak ikiye bölünmüştür, birbirlerine
bağımlıdır ve buna “küresel iş bölümü” denilmektedir.
İşlevselciler serbest piyasada elde edilen kârların
büyüklüğünden etkilenmekte ve daha ucuza üretilen
malların tüketiminin dünyadaki herkesin yararına
olduğunu düşünmektedirler, ancak küresel iş bölümünün
olumsuz etkileri vardır.
Çatışmacı yaklaşım ise; güç/iktidar dağılımı üzerinde
durmaktadır. Bu yaklaşıma göre, küresel kapitalizm
sayesinde işçiler daha fazla sömürülmekte ve istismar
edilmektedirler. Dev şirket yöneticileri küresel
kapitalizmin korunması ve sürdürülmesi yolunda ortak
hareket etmektedirler. Dünyadaki pek çok büyük firma
uzak doğuya fabrikalarını kurarak daha ucuza iş gücü
bulmakta ve kar oranlarını attırmaktadır.
Ekonomik eşitsizliklerin en geniş olarak gözlendiği yer
kadın istihdamıdır. Genellikle etnisite ile birlikte
gözlemlenen cinsiyete dayalı ayrımcılık şu maddelerle
özetlenebilir.
İzole ederek ayrımcılık yapma: Bir iş yerinde
beyaz bir erkek yöneticinin kendi başına, bu
yönde örgütsel bir politika olmadığı halde kadın
veya erkek göçmenlere iş vermemesi ve daha
kalitesiz olduğu halde beyaz erkek işçileri tercih
etmesidir.
Küçük grup ayrımcılığı: Bir grup erkek
yöneticinin kendi başlarına, bu yönde bir örgüt
politikası olmadığı halde kadınları sevmedikleri
için iş yerlerinde onların yükselmesini
engellemeleridir
Doğrudan kurumlaşmış ayrımcılık: Bir iş yerinde
açık bir örgüt politikası olarak ayrımcılık
yapılmasıdır.
Dolaylı kurumlaşmış ayrımcılık: Toplumdaki iş
bölümünde bazı işlerin erkeklere bazılarının
kadınlara ait olduğuna dair yerleşmiş
uygulamaların sürdürülmesidir.
Her toplumda dolaylı kurumlaşmış ayrımcılık yaygındır.
Geleneksel yapı içerisinde kadınların bakış açılarında
toplumsal cinsiyetçi farkındalık geliştirmek temel hedeftir.
Toplumun yarısını oluşturan bir sosyal grubun ekonomik,
sosyal ve politik alanda karşı karşıya kaldığı sınırlılıklar
toplumun genelini ilgilendiren bir eşitsizlik ve ayrımcılık
sorunudur. Kadın odaklı politikalar geliştirmek toplumun
genelinin çıkarlarına da hizmet edecektir.

Ünite 6: Toplumsal Eşitsizlik ve Tabakalaşma

Toplumsal Tabakalaşma Olgusu

Toplumsal tabakalaşmanın farklı tanımları olmakla
birlikte J. Turner’a göre tabakalaşma; bir sosyal sistemde
kıt ve değerli kaynakların statü pozisyonlarına bağlı
olarak eşit olmayan dağılımı ve her birinin değerli
kaynakların paylaşımı sıralamasının aşağı yukarı sürekli
hâle geldiği süreçlerdir. Toplumsal tabakalaşma toplum
içinde yaşayan bireylerin bir hiyerarşi içinde
sıralanmasıdır. Buna göre Macionis (2008) toplumsal
tabakalaşmanın önemli 4 temel ilkesinden söz etmektedir:
Bunlar kısaca;
a) Toplumsal tabakalaşma toplumun bir
özelliğidir ve içinde bulunulan sistem toplumdaki her
bireyin yaşamına şekil vermektedir.
b) Toplumsal tabakalaşma nesilden nesile
aktarılmaktadır.
c) Toplumsal tabakalaşma evrenseldir. Ancak
‘eşitlik’ kavramsal olarak toplumlara göre değişiklik
göstermektedir.
d) Toplumsal tabakalaşma toplumda yer alan
eşitsizliklerle birlikte bu durumu normalleştirmeye yol
açacak olan inançları da kapsamaktadır.
Tabakalşmada üç temel unsur göz önünde tutulmaktadır:
• Kıt ve değerli kaynaklar
• Eşit olmayan dağılım
• Sıralamanın göreli olarak sürekliliği.
Tabakalaşmayı açıklamada önemli olan diğer kavramlar
ise eşitsizlik, farklılaşma ve hiyerarşidir. Eşitsizlik;
toplumdaki maddi ve manevi kaynakların toplumda
yaşayan bireyler arasında eşit olmayan bir şekilde
dağılımıdır. Toplumda eşitsiz bir dağılıma yol açan
unsurlar; ekonomik olarak servet, siyasal olarak güç ve
toplumsal olarak saygınlıktır. Sosyologlar tabakalaşmanın
bireylerin üstlendiği pozisyona bağlı olduğunu belirtirler
ve toplumsal eşitsizlik kavramı üzerinde dururlar.
Sosyologlara göre tabakalaşmada güç, statü ve sınıf
kavramları önemlidir.

Toplumsal Tabakalaşma Sistemleri

Toplumsal tabakalaşma sisteminde kast ve sınıf sistemi
olmak üzere iki tür sistemden söz edilmektedir.
Kast sisteminde, tüm bireyler arasında doğumla birlikte
görevlerin, hakların, sorumlulukların ve toplumsal gücün
kesin kurallara göre belirlenmektedir. En önemli özelliği
kastlar arasındaki farklılığın değiştirilememesidir.
Dolayısıyla birey doğduğu anda hangi kast sistemi
içindeyse o kast içinde kalır bir başka kasta geçemez.
Her kastın kendine özgü kuralları vardır. Bireyler ait
oldukları kastın dini kurallarını ve ibadetlerini, kastın
kurallarını, kastta kendine yüklenen sorumlulukları yerine
getirmekle yükümlüdürler.
Kast sisteminin oluşumuna ilişkin ilk belge M.Ö.1100 ve
M.S.1000 tarihleri arasında Hindistan’daki tabakalı
sistemi göstermektedir. Bu sisteme göre toplumsal
tabakada en üstten en alta doğru şöyle bir sıralama söz
konusudur:
1. Brahman(Rahipler)
2. Kshatriyas (Savaşçılar ve soylular)
3. Vaishya (Tüccar, çiftçi ve zanaatkârlar)
4. Sudra (Köylüler ve hizmetkârlar)

Sınıf Sistemi

Sürekli gelişen dünyada sanayileşme ile birlikte
toplumların işleyişlerinde de gelişmeler oluşmuştur. Bu
gelişmelerin doğal sonucu olarak toplumsal yapıda
değişiklikler meydana gelmiştir. Bu gelişmeler aynı
zamanda toplum içinde yaşayan bireylerin özel ve mesleki
hayatlarında başarılı olmalarını beraberinde getirmiştir.
Toplumsal tabakalaşma sistemlerinden biri olan sınıf
sistemi tüm bunların sonucu ortaya çıkmıştır.
Sınıf sisteminde, bireyin hangi tabakada olacağını kendi
başarısı, yaşadığı deneyimler sonucu gösterdiği çabası ve
yetenekleri belirlemektedir. Bu sistemde tabakalar arası
geçiş bulunmaktadır ve toplumsal hareketlilik yoğun
olduğu için sınıflar kesin olarak tanımlanamamaktadır.
Sınıf oluşumuna servet sahibi olmak, güç, bireyin ve
ailesinin prestiji gibi etmenler katkıda bulunmaktadır.
Sonuç olarak kast sistemi kastlar arasında geçişe olanak
tanımadığı için kapalı bir sistemdir, sınıf sitemi ise
tabakalar arasında geçişe olanak sağlar ve dolayısıyla açık
bir sistem olduğundan söz edilebilir. Kast sistemi
doğumla birlikte başlar ve değiştirilemez ama sınıf sistemi
birey odaklıdır ve bireyin gösterdiği başarılar, sarf ettiği
çalışma gücü onun sınıfını ortaya çıkarmaktadır.

Toplumsal Tabakalaşma Kuramları

Toplumsal tabakalaşmaya ilişkin işlevselci ve çatışmacı
kuramların farklı yaklaşımları söz konusudur.
Çatışmacı kuramda, Karl Marx ve R. Dahrendorf’un
görüşleri önemlidir. Markx’a göre sınıf ve çatışma
kavramları tabakalaşmada önem taşır. Marx’a göre
toplumsal sınıfların belirleyicisi üretim araçlarının özel
mülkiyetidir. Mülkiyet düzenindeki üretim ilişkileri her
sınıfın toplum içindeki yerini belirlemede rol oynar.
Üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar olmak
üzere iki sınıf vardır ve iki sınıf arasında çelişkiler
uzlaşmazdır ve devrim sonucu sınıfsız bir topluma
geçilecektir. Marx’a göre çatışma olmadan ilerleme
olmaz. Toplumda var olan toplumsal dinamiğin nedeni
sınıflar arasındaki çatışmalardır. Üretim araçlarına sahip
olanlar toplumda söz sahibidirler. Üretim araçlarına sahip
olmayanlar ise, bunlara sahip olanlara emeklerini
satmaktadır.
Dahrendorf’un görüşleri bazı açılardan Marx’ınkiyle
uyumlu olmakla beraber önemli farklılıklar
barındırmaktadır. Dahrendorf’a göre, her toplum değişime
açıktır ve toplumların yaşadığı değişimler sınırlı değil
süreklidir. Sosyal çatışma her zaman vardır ve toplumlar
bu çatışmayı yaşarlar. Toplumda bulunan her öğe
değişime ve bütünleşmeye katkı sağlar ve her toplumda
diğerleri üzerinde baskı kuran bir grup söz konusudur.
Dahrendorf, sermayenin ve iş gücünün bölünmesi ve yeni
bir orta sınıfın ortaya çıkmasını Marx’tan günümüze
toplumsal yapıda oluşan değişiklikler olarak
belirtmektedir. Ancak Dahrendorf, Marx’ın incelediği
toplumun kapitalist bir toplum olduğunu kendi incelediği
toplumun ise sanayi toplumu olduğunu belirtir. Marx’ın
döneminden kendi dönemine kadar işçilerin vasıf ve
eğitim durumunda sanayileşmeyle birlikte değişimler
gözlendiğini ve işçilerin vasıflı, yarı vasıflı ve vasıfsız
olarak ayrılırken sosyal statülerinin de değiştiğini ifade
etmektedir. Kapital ve iş gücünün değişikliğe uğramasıyla
modern toplumda orta sınıf olarak adlandırılan yeni bir
tabaka ortaya çıkmıştır.
Dahrendorf’a göre çatışma kuramı çoğulcudur ve
toplumsal yapıyı anlamak için toplumsal uyum ve çatışma
önem taşımaktadır. Dahrendorf toplumsal çatışmanın
yapısal kaynağının üretim araçlarının mülkiyetinin eşitsiz
dağılımından değil, otoritenin eşitsiz dağılımından
kaynaklandığını savunmaktadır. Marx sınıflar arasındaki
çatışmanın devrimle sonuçlanacağını savunurken
Dahrendorf, sanayi toplumlarında çatışmaların nedenleri
ve metotları anlaşılabildiği için çatışmanın kontrol altına
alınabileceğini, kurumsallaşacağını ifade etmektedir.

İşlevselci Kuram

Bu kuramın temsilcileri toplumda var olan üst sistem ve
alt sistemlerin toplumların devamlılığındaki ve toplumsal
dengelerin kurulup dengenin sağlanmasındaki önemini
belirtmektedirler. Bu kuramda Parsons, Davis ve Moore
önemli görüşlere sahiptirler.
Parsons tabakalaşmayı bir toplumdaki bireylerin
farklılıklarına göre açıklar ve toplumda alt ve üst
tabakalar olduğundan söz eder. Parsons tabakalaşmanın
toplumlar için kaçınılmaz olduğunu ve yaşamsal bir işlev
üstlendiğini belirtmektedir. Parsons’a göre, tabakalaşma
sistemini toplumu oluşturan değerler oluşturur.
Pozisyonlarda oluşan hiyerarşi ise toplumdaki bireyler
arasında oluşan statü sıralamasıdır. Toplumsal yaşamın
devamının sağlanması için toplumdaki her bireyin farklı
görevleri vardır. Bireylerin toplum içindeki bu görevleri
birbirine eş değildir. Bu görevlerin önem derecesine göre
ise hiyerarşik sıralaması yapılmaktadır.
Davis ve Moore işlevselci bir tabakalaşma kuramı
geliştirmeye çalışmışlardır. Tabakalaşma toplumların
işlevini yerine getirip toplumun işleyişini sürdürmesi için
gereklidir. Tüm toplumlarda tabakalaşma vardır ve tüm
toplumlar sınıflara ayrışmışlardır. Bireylerin sahip
oldukları pozisyonlarının değeri ve önemi arttıkça toplum
içinde birey o denli önemlidir. Bu durumda bireyin
üretkenliği artacaktır ve birey daha çok verimli
çalışacaktır. Daha çok saygınlık, gelir ve güce ulaşmak
için de daha çok üretken olacaktır. Davis ve Moore’a göre
bir toplum işlevlerini en iyi şekilde yerine getirmek
istiyorsa önemli statülere sahip bireyler yetişmelidir. Bu
da nitelikli bir eğitimi beraberinde getirmektedir. Bireyler
arasında toplumsal eşitsizlik kaçınılmazdır. Çünkü
toplumda en önemli görevlerin doğru bir şekilde en
yetenekli bireylerce yürütülmesi istenirse zaten toplumsal
eşitsizlik kaçınılmaz olacaktır.
Toplumsal tabakalaşma toplumların gelişmişlik
düzeylerine, kaynaklarının kullanım gücüne ve toplumda
özel nitelikli ve donanımlı olan bireylerini kullanım
durumuna göre toplumlar arasında farklılaşmaktadır.
Toplumsal tabakalaşmayı ele alan bu iki temel kuramı
karşılaştırdığımızda;
a) Çatışmacı tabakalaşma kuramına göre toplum birbiriyle
bütünleşen ve kaynaşan bireylerden oluşan bir sistemdir
ve toplumsal tabakalaşma toplumu oluşturan bireyler
arasındaki hâkimiyet ve sömürü düzenine göre
işlemektedir. İşlevselci tabakalaşma kuramı ise toplumu
farklı özelliklere sahip bireylerden oluşan ancak maddi ve
iktidar avantajları için birbirleriyle mücadele eden
bireylerden oluşan dinamik bir sistem olarak ele
almaktadır. İşlevselci kuramda toplumsal tabakalaşma
toplumda yaşayan bireyler arasında bütünleşmeyi
sağlamaktadır.
b) Çatışmacı tabakalaşma kuramında sınıflar vardır ve
bazı sınıfların özel çıkarları söz konusudur. İşlevselci
tabakalaşma kuramında toplumsal tabakalaşma
toplumdaki tüm bireylerin çıkarlarına hizmet etmektedir.
Kısacası, İşlevselci kuram temsilcileri toplumsal
tabakalaşma sisteminin toplumun dengesini
etkilemesinden söz etmektedirler. Çatışmacı kuramı
benimseyenler ise, toplumda oluşan eşitsizlikler ve
bunların sonuçlarını incelemektedirler.

Türkiye’de Gelir Eşitsizliği

Dünyada varlığını sürdüren toplumlar hem tabakalaşma
sistemi hem de eşitsizlik ile karşı karşıyadır ve bu durum
devam etmektedir. Günümüzde birçok ülkede artık
insanlar yoksulluk sınırının altında yaşarken birçoğu da
yoksulluk sınırında yer almaktadır. Ancak bunun yanında
gelir düzeyi çok yüksek olan bireyler de söz konusudur.
Dolayısıyla Türkiye’de olduğu gibi dünya genelinde bir
gelir eşitsizliği ve yoksulluk söz konusudur.
Türkiye’de gelir eşitsizliğinin 1980’li yıllarla birlikte
arttığı görülmüştür. Bu dönemde ülkede uygulanan
ekonomik politikaların bu eşitsizliğin oluşumuna zemin
hazırladığı belirtilmektedir. Eşitsizliğe yol açan sebepler
ülkelere göre farklılık gösterebilmektedir. Türkiye’de
eşitsizlik olgusuna yol açan etmenlerin başında gelir
dağılımı gelmektedir. Gelirin toplumdaki bireylere eşit
dağılıma sahip olmaması eşitsizlik olgusunun
sürekliliğine sebep olmaktadır. 2010’da yapılan bir
araştırmada, Türkiye ve Avrupa birliğine üye ülkelerde
halkın gelir gruplarına bakılarak en yüksek ve en düşük
gelir oranları belirlenmiştir. Buna göre en yüksek ve en
düşük %20’lik gelir gruplarının gelirlerinin oranı
karşılaştırıldığında en yoksul ve en zengin iki grupta
gelirler arasındaki farkın 10 kat olduğu görülmüştür.
Türkiye’nin de bu farklılığın en yüksek olduğu ülkelerden
birisi olduğu belirtilmektedir.
TÜİK tarafından yapılan Türkiye’de gelir ve yaşam
koşulları (2010) araştırmasına göre, nüfusun % 16,9’u
yoksulluk sınırının altındadır. Bu oran kentsel mekânlarda
% 14,3 iken kırsal mekânlarda % 16,6’dır. Sürekli
yoksulluk riski altında olanların oranının ise % 18 olduğu
belirtilmektedir.

Ünite 7: Toplumsal Değişme Sürecinde Kentleşme ve Nüfus

Toplumsal Değişme Kavramı

Sosyolojinin temel ilgi alanlarından biri olan toplumsal
değime kavramı Avrupa’da ortaya çıkan iki önemli
değişim olgusundan etkilenmiştir: Endüstri Devrimi ve
Fransız Devrimi.
Toplumsal değişmenin gerçekleşmesinde etkili olan
faktörler iki başlık altında toplanmaktadır: Bunlardan
birincisi topluluk ya da topluma özgü olan içsel etmenler,
ikincisi ise dışsal etmenlerdir. İçsel etmenler, alt yapısal
unsurlar, onların topluluk ya da toplum üyeleri arasındaki
dağılımı ve üyelerin bu kaynak ve hizmetlere
ulaşabilmesini içermektedir. Toplum kendi içerisinde
sınıflara ayrılabilir. Bu sınıflandırmalarda etkili olan
unsurlar arasında ise toplumsal sınıf, toplumsal cinsiyet,
etnisite ve ırk farklılıkları coğrafi ve iklimsel farklılıklar
ve yaşa dayanan gruplamalar yer alabilmektedir. Dışsal
etmenler ise insan gücünün kontrol edilebilirliğinin
dışında yer alan etmenlerdir. Doğal afetler, teknolojinin
beklenmedik sonuçları (gizli/bozuk işlev) bu başlık altında
değerlendirilebilir. Bununla birlikte sosyal değişme
sürecindeki tüm yapısal etmenler şu şekilde sıralanabilir:
Demografi, teknoloji, kültür, politika, eğitim ve
ekonomidir.
Giddens, yaptığı sınıflamada toplumsal değişme üzerinde
etkili olan etmenleri üç başlık altında toplamıştır. Bu
etmenler kültürel etkenler, fiziksel çevre ve siyasal
örgütlerdir. Bunların yanı sıra nüfus, teknoloji ve
ekonominin de söz konusu unsurlar arasında olduğunu
belirtmiştir.
Kültürel Etkenler: Bu başlık altında din önemli bir yer
tutmaktadır. Dinin yanı sıra iletişim de bu başlık altında
ele alınan bir diğer kavramdır.
Fiziksel Etkenler: Coğrafi ve iklimsel farklılıklar, insan
topluluklarının oluşum biçimlerinde çeşitliliğin olmasına
katkıda bulunan unsurlar arasındadır.
Siyasal Örgütlenmeler: Evrensel nitelik gösteren siyasi
örgütlenmeler her toplum içinde kendine özgü yorumlar
ile var olabilmişlerdir. Max Weber’in otorite, güç ve
bürokrasi kavramları; Karl Marx’ın ekonomi temelli
siyasal örgütlenme üzerine görüşleri bu tür girişimin
örneklerindendir.
Nüfus: Nüfusta meydana gelen farklılaşmalar (nüfusun
artışı ya da azalışı, yatay ve dikey hareketlilik vb.) sosyal
ve kültürel değişimin itici gücü olarak kabul edilmektedir.
Nüfustaki değişim toplumun ekonomik ve politik
alanlarında da farklılaşmalara neden olabilmektedir.
Teknoloji: Teknoloji, bilimsel bilginin bireysel ve
toplumsal sıkıntılara uyarlanması sonucu ortaya çıkmıştır.
Teknolojinin ürünü olan pek çok aracının kullanılması
beraberinde sosyal değişmeyi getirmektedir. Toplumun
temel bileşeni olarak değişme olgusunu gören
Sztompka’ya göre değişme, modern toplumlarda yaygın,
hızlı ve belirginlik gösteren bir olgudur ve çeşitli başlıklar
altında sınıflandırılabilir:
• Nüfus kompozisyonundaki değişim (göç,
demografik büyüme gibi),
• Yapının değişmesi (arkadaşlık bağlarının
kristalleşmesi, liderliğin ortaya çıkması gibi),
• İşlevlerin değişmesi (mesleki hareketlilik, refah
devletinin düşüşü gibi)
• Diğer alanlar ile bağların ve sınırların değişmesi
(evlilikle ailelerin birbirine bağlanması gibi),
• Çevrenin değişmesi (petrol alanlarının
keşfedilmesi gibi).
Hoffman, sosyal değişme olgusu ile ilgili olarak üç temel
soru üzerinde durmuştur. Değişme doğal ve normal mi;
kaynağı nedir ve hızı nedir?

Nüfus Ve Demografi

Demografi (nüfus bilimi), nüfusun büyüklüğü, dağılımı,
toplumsal cinsiyet, etnik köken, refah bakımından yapısı,
doğum-ölüm oranları, göç ve gelecek eğilimlerini
araştırmaktadır. Araştırmaları yapma biçimine bağlı olarak
formel ve sosyal demografi olarak iki çeşit demografinin
varlığından bahsedilir. Formel demografi, nüfusun
matematiksel yönüyle ilgilenmekte ve istatistiksel
analizler yapmaktadır. Sosyal demografi, toplumsal ve
kültürel faktörlerin nüfus üzerine etkilerini incelemektedir.
Bir diğer sınıflama ise toplumsal ve tarihsel demografidir.
Tarihsel demografi, geçmişteki toplumların büyüklüğü,
yapısı ile demografik özellikleri, ekonomik ve politik
yapısı arasındaki bağlantıyı incelemektedir. Toplumsal
demografi ise bir önceki sınıflamada yer alan tanımlama
ile özdeştir. Bir toplumda nüfusun görünümünü etkileyen
üç faktörden bahsetmek mümkündür. Bu faktörler;
doğumlar, ölümler ve göçlerdir.
Bruce ve Yearley, demografi ile ilgili kavramlardan bir
diğerinin “demografik dönüşüm” olduğunu belirtmiştir.
Bu kavram, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte
yaşanan değişimleri kapsamaktadır.

Nüfus İle İlgili Sorunlar

Nüfus ile ilgili sorunlardan denilince ele alınması gereken
kavramlardan birisi “eşitsizlik”tir. Sosyolojik olarak
eşitsizlikleri dört başlık altında toplamak mümkün iken
(sosyal sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk ve etnik köken, yaş
temelli ayrımcılık), küreselleşme olgusu ile küresel
ölçekte eşitsizlikleri ifade eden “küresel tabakalaşma”
kavramını da bu listeye eklemek mümkündür. Eşitsizlikle
ilgili bir diğer kavram olan “incinebilirlik” de nüfusun
tümünün kaynaklara eşit bir şekilde ulaşamaması ile
ortaya çıkmaktadır. Eğitim, sağlık, politik, kültürel ve
sosyal alan içindeki kaynak dağılımının eşitsizliği, risk
gruplarının oluşmasına neden olmaktadır.
Eşitsizliğin deneyimlendiği durumlar damgalama
(kişilerin sosyal kimliklerini küçültmek) ve ötekileştirme
(istenilmeyen özelliklere sahip olunan kişiler için
kullanılan kavram) süreçlerine maruz kalma olarak
değerlendirilebilir.
Eşitsizlikle ilgili sosyal sınıf çerçevesinde yaşanan
sorunlara örnek olarak eşit işe eşit ücret alamama, iş ile
ilgili haklardan yoksun olma ve işsizlik verilebilir.
Toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere kızların okula
gidememesi örneği verilebilir.
Etnik köken ve ırksal farklılıklara sahip gruplara yönelik
toplum içinde var olan ön yargı ve ayrımcılık eşitsizliğin
temelini oluşturmaktadır. Bu anlayış sosyal bilimler
literatüründe azınlık grup ve baskın grup kavramlarına
işaret etmektedir. Yaş temelli ayrımcılık ise nüfusun
giderek yaşlanması, huzur evlerinde yaşanan sıkıntılar,
yaşlılara yönelik taciz, statü değişikliği, psikoloji sorunlar
olarak ifade edilmektedir.
Küresel ölçekte ele alındığında nüfusun giderek artması,
fiziksel çevrenin olumsuz yönde etkilenmesi ve
sanayileşme ile birlikte çevre tahribatının söz konusu
olduğu görülmüştür.

Nüfus, Göç, Toplumsal Değişme ve Kentleşme

Nüfus, kapalı ve açık nüfus olarak iki başlık altında
toplanmaktadır. Kapalı nüfusta göç alma-verme
gözlenmezken açık nüfusta bu iki olgu da gözlenmektedir.
Kapalı nüfusta değişim doğum ve ölüm ile gerçekleşirken
açık nüfusta bu etmenlere göç olgusu eklenmektedir.
Nüfus hareketlerinin ortaya çıkmasında ekonomik, sosyal
ve politik fırsatlar ya da kısıtlılıklar, afetler, savaş gibi
etmenler etkilidir.
Nüfus hareketliliği ulus sınırları içinde olduğunda iç göç
olarak kavramsallaştırılırken diğeri dış göç olarak
tanımlanmaktadır. İç göçler genellikle kırsal alandan
kentsel alana doğru olurken dış göçler ise az gelişmiş ya
da gelişmekte olan toplumlardan gelişmiş toplumlara
doğru olmaktadır.
Göç olgusu itici ve çekici güçlerden etkilenmektedir. İtici
güçler, kişinin bulunduğu bölgeden ayrılmasına neden
olan elverişsiz şartlardır. Çekici güçler, hareket eden
nüfusun tercih ettiği yeni yaşam alanına gitmesinde etkili
olan unsurlardır.

Kent ve Kentleşmeye Sosyolojik Bakış

Henslin’e göre kent, çok sayıda insanın kalıcı olarak iskân
ettikleri ve kendi yiyeceklerini kendilerinin üretmediği
yerdir.
Kentleşme, kentlere göç eden geniş ölçekteki nüfusu ve
bu kentlerin toplumun geneli üzerindeki etkisini içeren
süreçtir. Endüstri devrimi, kentleşme sürecinin ortaya
çıkmasındaki en önemli faktördür. White kentleşmeyi
tanımlarken nüfus unsuru üzerine vurgu yapmaktadır.
Jones; kentleşme kavramının tanımlanmasında kullanılan
ölçütlerin, ülkeden ülkeye farklılık gösterebileceğinden
bahsetmektedir. Genel olarak yapılan tanımlamalarda
kullanılan temel karşılaştırma başlıkları üç madde altında
toplanabilir: Nüfusun niceliksel özellikleri, yerleşim
yerlerinin yönetimsel özellikleri ve kentsel alanlardaki
sosyal ve kültürel faaliyetler.
Sosyoloji disiplini içinde erken dönemlerde; özellikle
Ferdinand Tönnies ve George Simel, çalışmalarında kent
sosyolojisinin ilk örneklerini görmenin mümkün olduğunu
söylemektedir. Ayrıca İbn-i Haldun’un “hadari ümranlık”
kavramı ile kentleşme sürecinin başlaması arasında bir
ilişkinin olduğunu söylemiştir.
Kentsel yaşam ve karmaşıklıklar ile bağlantılı olarak,
modern toplum tanımlamalarında kullanılan kavramlardan
bir tanesi “risk toplumu”dur. Anthony Giddens ve Ulrich
Beck tarafndan geliştirilen risk toplumu kavramı
geleneklerden uzaklaşma, kopma ve aşırı bireyselleşme ile
birlikte belirsizliklerin ve risklerin giderek arttığı bir
toplum yapısından bahsetmektedir.
Woods, kentleşme sürecinin genel olarak kent nüfusunun
kentsel olmayan nüfusa oranla daha hızlı bir şekilde
büyüyebilme kapasitesine dayandığını ifade etmektedir.
White toplumlarda görülen kentleşme olgusunu dört
dönem olarak ele almaktadır:
• Klasik kentleşme olarak ifade edilen ilk
dönemde, Endüstri Devrimi le birlikte kırsal
alandan kentsel alana doğru bir emek gücünün
hareketi söz konusudur. Bu süre 20. yüzyıla
kadar sürmüştür.
• İkinci aşamada ise kırsal alandaki nüfusun
azalması devam etmektedir. Bu azalışta göç
olgusuna ek olarak nüfusun doğal artışını ifade
eden doğum oranlarında da düşüş
gözlenmektedir.
• Üçüncü dönem ise karşı kentleşme olarak
kavramsallaştırılmaktadır. Kentleşmenin
(nüfusun az olduğu alanlardan, fazla olduğu alana
yönelme) karşıtı olarak kabul edilen bu sürecin
en önemli özellikleri; göç olgusu ve yerleşme
sistemlerinde gözlenen değişimlerdir.
• Kentleşme olgusundaki dördüncü dönem ise
nüfus dağılımı olarak isimlendirilmektedir. Söz
konusu süreç üç aşamada gerçekleşmektedir.
Nüfusun büyük bir bölümünün kentsel alanlarda
yaşaması, kentsel alanlardaki nüfus
yoğunluğunun azalması ve düzenli olmayan bir
nüfus hareketidir.
Yukarıda ele alınan süreçler içinde eş zamanlı olarak
yaşanılan bir diğer aşama ise yeniden kentleştirmedir.
Karşı kentleşme süreci ile birlikte, kent merkezindeki
nüfusun azalması sorununa çözüm olarak, nüfusun daha
önceden yaşadıkları kentsel alanlara doğru hareket
etmesini sağlayacak politikaların oluşturulması süreçleri
bu başlık altında yer almaktadır.
Kent çalışmaları ile ilgili önemli kavramlardan bir diğeri
banliyö ve banliyöleşme, kır ile kent arasında yer alan bir
kavramdır. Farklı tartışmalarda kentlerin mekânsal
genişlemesi, banliyölerin ortadan kalktığı kent ve
banliyöleri içine alan “metropol kentler”in ortaya çıktığı
ileri sürülmektedir. Banliyö genel olarak, kentten daha az;
kırsal alandan daha fazla nüfusa sahip olan yerleşim alanı
olarak tanımlanmaktadır.
Kent kavramı ile ilgili sıklıkla kullanılan bir diğer kavram
da kentçiliktir ve genel olarak, büyük kentlerdeki yaşam
tarzı, yani “kent kültürü” olarak ele alınmaktadır. Söz
konusu kültürde belirgin özelikler ise aşırı tüketime dayalı
bir yaşam tarzı, politik, sosyal, ekonomik ve kültürel
katılım ile bilgi yoğun ekonomi olarak sınıflamak
mümkündür. Buna ek olarak Gottdiener ve Budd, kentsel
alan ile banliyöler arasında sınırların giderek
belirsizleştiğini aynı zamanda ikisi arasındaki
farklılıklarında belirli noktalarda varlığını devam
ettirdiğini söylemişlerdir. Diğer bir deyişle kentsel
alanlarda yabancılara ve sapkın davranışlara, banliyöler ve
kırsal alanlar ile kıyaslandığında daha fazla tolerans söz
konusudur. Bu durumun arkasında kentsel nüfusun kırsal
alandaki nüfustan oldukça fazla olması yatmaktadır.
Kentsel alanlardaki nüfus yoğunluğunun fazla olması
sosyal kontrol mekanizmalarının etkisini azaltmaktadır.
Erving Goffman’ın ifadesiyle kentsel alanlarda “ sivil/
uygar dikkatsizlik” daha ön plandadır. Goffman’a göre
sivil/ uygar dikkatsizlik, sivil/ uygar duyarsızlık ile
karıştırılmamalıdır. İlki, nüfus fazlalığından kaynaklanan
bir durum iken ikincisi, bireysel ve sosyal düzeydeki
ahlaki tartışmaları beraberinde getirmektedir. Örneğin,
yolda yürürken tanımadığımız kişilerle ilgilenmemek
sivil/uygar dikkatsizlik olarak kabul edilebilirken sokakta
gördüğümüz o an yardıma ihtiyacı olan bir kişiye yardım
etmeme ise sivil/ uygar duyarsızlığa örnektir.
Nüfus yoğunluğunun fazla olması aynı zamanda nüfus
çeşitliliğin de çok olmasına yol açabilmektedir. Kentsel
alanlarda, etnik köken ve ırk bakımından farklılıklara
sahip çok sayıda kişi ya da grubu görmek mümkündür.
Kentsel alanlardaki yabancılaşma problemi ile organik
ilişki içinde olan bir diğer sorun ise kent çalışmalarındaki
aşırı kentleşmedir. Genel olarak aşırı nüfus yoğunluğu ile
bağlantılı bu sorunda; kentin sahip olduğu alt yapı ve
eğitim, sağlık ve istihdam gibi hizmet ve olanakların
yetersiz kalması söz konusudur. Gelişmekte olan ya da az
gelişmiş toplumlara özgü olan, bir diğer aşırı kentleşme
örneği “primate kentler” olarak tanımlanmaktadır. Bu
kentlerde kentsel alanların çok az sayıda olduğu ifade
edilmektedir. Bu durumun arkasında ise ülkelerin
ekonomik az gelişmişliği ile bağlantılı olarak ülke
genelinde ekonomik kaynakların, gücün, refahın, sosyal
kurum ve fırsatların eşit dağıtılmaması söz konusudur.

Kent Sosyolojisi

Sosyolojinin alt dallarından biri olan kent sosyolojisi 19.
yy.daki Endüstri Devrimi ile birlikte Batı toplumlarında
gözlemlenen nüfus yoğunluğu olgusu ve sorunu ile
bağlantılıdır. Kendi içinde çok sayıda teorik tartışmaları
barındıran bu çalışma alanı ile ilgili olarak Flanagan, iki
başlık altında toplanabilecek yaklaşımlardan bahsetmiştir.
Bunlar kültürel ve yapısal yaklaşımlardır.
Kültürel Yaklaşımlar: Chicago Okulu, kent sosyolojisi
içerisinde önemli yaklaşımlarından biri olan Chicago
Okulu’nun temsilcileri arasında Robert Park, Ernest
Burgess ve Louis Wirth ilk akla gelenlerdir. 1920-1940
yılları arasında kent ile ilgili tartışmalarda önemli
görüşlere sahip olan bu okulun üzerinde özellikle durduğu
iki kavram bulunmaktadır. Bunlar “kentlilik” ve “ekolojik
yaklaşım / kent ekolojisi”dir. Kentlilik, kent toplumlarının
temel özelliklerini ifade eden bir kavram olarak kabul
edilmektedir. Kentsel alanların sağladığı olumlu katkılar
da bulunmaktadır. Kentsel alanda anonimlik daha fazla
özgürlük sağlamaktadır. Alt kültürlere kendilerini ifade
etme konusunda daha fazla imkânlar sunmaktadır.
Tüketimin daha yaygın bir şekilde kentsel alanda
görülmesi, pazar yaratma açısından olumlu bir durum
olarak değerlendirilebilirken tüketim olgusunda bir
yükselişe neden olması açısından eleştirilebilmektedir.
Chicago Okulu tarafından geliştirilen bir diğer kavram
olan kent ekolojisi ise kentsel nüfusun mekânsal
dağılımını açıklamada kullanılan bir kavram olarak kabul
edilmektedir. Bu dağılıma göre merkez bölge, heterojen
bir nitelik göstermektedir. Diğer bir ifade ile yüksek
gelirliler ile düşük gelirlilere ait yapılar bir arada
bulunabilmektedir. Bir sonraki halkada işçilerin yerleşim
alanları yer almaktadır. Daha sonraki bölge ise, üst
sosyoekonomik seviyedeki kişilerin yaşadığı banliyöleri
içermektedir. Süreç içinde, mekânların eskimesine paralel
olarak, düşük sosyoekonomik seviyedekiler eski yapılarda
yaşamaya başlamakta ve üst sosyoekonomik seviyede yer
alanlar ise, şehrin dış çeperlerine doğru yeni yaşam
alanları oluşturmaktadırlar.
Yapısal Yaklaşımlar: David Harvey: Kent sosyolojisi ile
ilgili tartışılmaların önemli isimlerinden olan David
Harvey ve Manuel Castells, kent olgusuna eleştirel bakan
çağdaş düşünürler arasında yer almaktadır. Bu yazarlara
göre kentlilik, bir toplumdaki ekonomik ve siyasal
unsurlardan ayrı bir olgu olarak ele alınmamalıdır.
Harvey, “mekânın yeniden yapılandırılması” kavramı ile
sanayi kapitalizmi ve kentlilik arasındaki ilişkiyi ortaya
koymaya çalışmaktadır. Harvey’e göre kentleşme olgusu,
aslında üretim, dolaşım, değişim ve tüketim için gerekli
olan fiziksel altyapının yaratılması sürecidir. Bu noktada
“yaratılmış çevre” kavramını kullanmaktadır. Bu çevre,
sermayenin organizasyonu ve birikimi tarafından
üretilmiştir. Kent çevresi kurulur, daha sonra yıkılır ve
yeniden kurulur. Bu süreçler, ekonomik olarak güçlü
olanların isteklerine, hükümetin emlak ve arsa ile ilgili
konularda kime yetki verdiğine ya da kimden yetki
aldığına göre değişim göstermektedir ve temel hedef,
üretim süreci sonucunda artı değerin daha fazla olmasını
sağlamaktır.
Manuel Castells: Castells, kültürel yaklaşımlar içinde yer
alan Wirth’in kentlilik ile ilgili değerlendirmelerinin
kapitalizmin kültürel yorumu olarak ele alınması
gerektiğini ifade etmektedir. Diğer bir deyişle, kentleşme
sürecindeki ekonomi, politika gibi yapısal faktörleri
dikkate almadan yapılan bir analizin gerçekte kapitalist
ideolojinin bir aracısı olduğunu belirtmektedir. Bu noktada
kentleşme ile tüketim arasındaki bağlantıyı ortaya
koymaya çalışmaktadır. Kentsel alanda “kolektif
tüketim”in varlığı söz konusudur. Altyapı hizmetleri, toplu
taşımacılık, boş zaman faaliyetlerinin hepsi bu noktada
tüketimin birer boyutu olarak değerlendirilmektedir.
Kentin fiziksel özellikleri pazar ve devletin ortak
çabalarının birer sonucudur. Park alanları, okullar,
hastaneler, alışveriş ve iş merkezleri, gökdelenlerin tümü
ekonomi ile güç olgusu arasındaki bağlantıyı ortaya
koymaktadır. Bu ilişki eşitsizlik kavramını da beraberinde
getirmektedir. Malların ve hizmetlerin tüketimi sürecine,
toplumun her kesimi, eşit derecede dâhil olamamaktadır.
Bununla birlikte Castells, kentin fiziksel yapılanması
konusunda, dışlanmış grupların da etkili olabildiğini ifade
etmekte ve bu görüşünü desteklemek için farklı örnekler
aktarmaktadır. Kentsel sorunlar, barınma sorunlarının
giderilmesi, ekolojik düzeni tahrip eden projelere karşı
yapılan eylemleri, toplumsal hareketleri bu başlık altında
değerlendirmektedir. Harvey ve Castells kentleri, insanlar
tarafından yaratılmış yapay çevreler olarak kabul
etmektedirler. Ticari ilişkiler, teknoloji ve tüketim artık
yerel bölgeleri de kapsamış durumdadır. Küreselleşme
olgusu ile birlikte bu değişim daha hızlı bir şekilde
hissedilmektedir.

Kent Sosyolojisinde Güncel Yaklaşımlar

Bilişim teknolojilerindeki gelişim, küresel ölçekte yeni bir
kent yapısının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Castells
tarafından ileri sürülen bu görüşe göre klasik kent,
varlığını devam ettirmektedir. Bununla birlikte, küresel
ekonomi ile paralel bir şekilde küresel kentler ortaya
çıkmaktadır.

Kent Büyümesi Modelleri

Bu başlık altında dört temel model yer almaktadır. Bunlar;
Merkezleri Bir Bölgeler Teorisi, Sektör Model, Çok
Çekirdekli Model ve Çevre Modelidir.
Merkezleri Bir Bölgeler Modeli: Sosyolog Ernest Burgress
tarafından geliştirilen bu modelde kentin merkezden
çevreye doğru yayılması sürecine vurgu yapılmaktadır.
Birinci bölge, merkezî iş alanını oluşturmaktadır. İkinci
bölge ise dönüşüm içinde olan şehir merkezini
kapsamaktadır. Göreli olarak yoksulluğun yaşandığı bir
alandır bu bölge. Üçüncü bölge, dönüşüm içinde olan
ikinci bölgeden kaçan ama yine de daha pahalı bölgelere
gitme gücüne sahip olmayan işçilerin yaşadıkları alanı
ifade etmektedir. Bu bölgede yaşayan işçilerin iş
alanlarına gitmeleri göreli olarak kolaydır. Dördüncü
bölge, orta sosyoekonomik seviyede yer alanların tercih
ettikleri, pahalı ve refah düzeyi yüksek olan alanları
içermektedir. Beşinci bölge ise sayfiye yeri olarak
kullanılan banliyö ya da uydu kentleri kapsamaktadır.
Sektör Modeli: Sosyolog Homer Hoyt tarafından
geliştirilen bu model, Burgress’in iç içe geçmiş daireler
şeklindeki kent modelini eleştirmektedir. Buna ek olarak
“istila-başarı çemberi” kavramı ile Hoyt, özellikle
göçmenlerin kentin lüks yerlerini istila ettiklerini, belli bir
süre sonra bu bölgede yaşayan üst sosyoekonomik
seviyedeki kişilerin buradan ayrıldıklarını ve bunun
sonucunda da bu bölgenin değerinin azaldığını ifade
etmektedir.
Çok Çekirdekli Model: Coğrafyacı Chauncey Harris ve
Edward Ullman tarafından geliştirilen bu modelde, kent
içinde birden fazla merkezin olduğu görüşü
savunulmaktadır. Yerleşim bölgelerinin sosyoekonomik
kültürel farklılıklar temelinde sınıflandırılması bu duruma
örnek olarak verilebilir.
Çevre Modeli: Coğrafyacı Chauncey Harris tarafından
geliştirilen bu model, otoyol yapımlarının, kişilerin ve
servislerin kent merkezinden dış bölgelere doğru hareket
etmesi üzerindeki etkilerini incelemektedir.

Türkiye’de Kentleşme

Batı toplumlarında Endüstri Devrimi ile birlikte kitlesel
bir nitelik kazanmaya başlayan kırsal alandan kentsel
alana göç olgusu, Batı dışı toplumlarda daha farklı bir
seyir izlemiştir.
Tarihsel olarak bakıldığında, 1950’li yıllardan itibaren
Türkiye’de kırsal alandan kentsel alanlara ve buna paralel
olarak yurt dışına doğru kitlesel nüfus hareketleri
yaşandığı ortaya çıkmaktadır. Batı ile ilişkilerin daha
yoğun olmaya başladığı, sanayileşmenin hız kazandığı bir
dönem olan 1950’li yıllar, Truman Doktrini ve Marshall
yardımları gibi uygulamaları da içermektedir. Kentsel
alanlarda yeni iş alanlarının ortaya çıkması, kitlesel nüfus
hareketlerine yol açmıştır. Kırsal alandan kentsel alana
doğru olan bu hareketler, kısa, orta ve uzun dönemde
kentsel ortamlarda farklı sorunların ortaya çıkmasına
neden olmuştur.
Kırdan kente doğru yaşanan göç, makro ölçekte sıkıntıları
içerir iken mikro seviyede de sorunlara neden olmuştur.
İlk dönem göç edenler arasında kültür ve mekân
farklılığından kaynaklanan bireysel düzeyde hissedilen
sorunlar, daha sonraki kuşaklarda etkisini yitirmeye
başlamıştır. Buna ek olarak güvenlik nedeni ile göç etmek
durumunda kalan nüfus özelinde ise organik bağların
yokluğu ve göçe neden olayın yıkıcı etkisi ile psikolojik
boyutta gözlemlenen sorunların şiddeti oldukça büyüktür.
Erman (2004), gecekondu bölgelerinde yaşayan nüfusa
dair oluşturulan kurguları dört dönem içinde almanın
mümkün olduğunu ifade etmektedir. İlk olarak, 1950’li ve
1960’lı yıllarda “köylü gecekondulu”, 1970’li yıllarda
“sömürülen gecekondulu” ve 1980’li ve 1990’lı yıllarda
da “kent yoksulu gecekondulu”, 1990’lı yıllardan sonra ise
“sakıncalı gecekondulu olarak varoşlu”
kavramsallaştırmaları ortaya çıkmıştır. Tüm bu
sınıflamaların özünde “ötekileştirme” süreci yer
almaktadır.

Ünite 8: Suç ve Sapkın Davranışlar

Sapkın Davranış ve Suç

Toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenen
normlara karşı çıkmak ve uyumsuz davranmak sapkın
davranış olarak kabul edilmektedir. Trafikte hatalı
sollama ya da aşırı hız sonucu meydana gelen maddi
hasarlı kazalar sonucu ölüm veya yaralanmalar, hırsızlık,
yolsuzluk, cinayet ve toplumun huzurunu bozan tüm
şiddet olayları sapkın davranışlara örnek olarak verilebilir.
Suç, bir yasayı ya da kuralı çiğneme eylemidir.
Dolayısıyla sapkınlık kavramı suç kavramından daha
geniş bir kavramdır ve her sapkın davranış suç olarak
değerlendirilmemektedir. Örneğin toplum içerisinde kabul
gören birçok örf ve âdete aykırı davranmak suç olarak
nitelendirilememekte fakat bu tür davranışlar birer
sapkınlık olarak ifade edilebilir.
Suç ve Nitelikleri;
Suç, toplum halinde yaşama şartlarına yönelmiş her türlü
yasa dışı saldırı olarak tanımlanmaktadır. Suç aşağıda
belirtilen üç unsuru kapsamaktadır:
a) Bütün grup veya grup içinde siyasal bakımdan önemli
olan küçük bir alt grup tarafından takdir olunan bir
değer,
b) Toplumun diğer bir parçasının oluşturan küçük
grubun, kültürel bakımdan diğer grup ile çatışma
halinde bulunması dolayısıyla, söz konusu değeri ya
hiç takdir etmemesi veya az takdir etmesi ve böylece o
değeri tehlikeye sürüklemesi,
c) Değeri takdir etmeyenlere karşı usulünce uygulanan
cebir yoluna başvurulmasıdır.
Bir davranışın suç olabilmesi için toplum tarafından suç
olarak tanımlanması gerekir. Bu durum zaman, toplum ve
kültürler arasında farklılık gösterebilmektedir.
Yapılan suç tanımlarından sonra suçun niteliklerini ele
almak gerekmektedir. Suç, evrensel ve genel bir olaydır.
Suç tarih boyunca var olmuş ve ileride de var olmaya
devam edecektir. Suçu oluşturan fiiller zaman ve ortama
göre değişkenlik gösterir. Yani göreceli bir kavramdır.
Eskiden suç sayılan bazı eylemler bugünün şartlarında suç
sayılmamaktayken bugün suç sayılan eylemler geçmişte
ahlak dışı eylemler olarak nitelendiriliyordu. Örneğin
kapalı alanlarda sigara kullanımı suç değilken bugün suç
sayılmaktadır. Tüm kriminologların üzerinde anlaştıkları
temel nokta suçun politik süreçlere dayanan yasal bir
kavram olduğudur. Her suç, işlenişinde, onu işleyenin
kişiliğine bağlı nitelikler gösterir.
Suçun kaynağına ilişkin açıklamalarını bireysel düzeyde
yapan kuramcılar iki kutupta yer almaktadır. Bunlardan
ilki suçlu davranışa neden olunmadığı, fakat suçun insanın
özgür iradesinin sonucu olduğudur.
Suçun kaynağına ilişkin bireysel düzeydeki ikinci durum
suçlu davranışının özgür seçimi yerine onun ortaya
çıkmasına neden olduğunu savunan kuramcılara aittir.
Kriminoloji;
Kriminolojinin Türkçe karşılığı ‘’Suç Bilimi’’dir. Yani
ceza hukukunun dayattığı davranış biçimleriyle ilgilenen
bir bilim dalıdır. Kriminologlar, suçun ölçülmesi ile ilgili
teknikleri, suç ortamlarındaki eğilimler ve toplum
içerisindeki suçun azaltılmasına yönelik politikalarla
ilgilenmektedirler. Alanyazına bakıldığında kriminolojinin
çeşitli tanımlarının var olduğu görülmektedir.
Heskell-Yablonosky. Kriminolojinin suç ve suçların
bilimsel incelemesi olduğunu ifade eder ve inceleme alanı
olarak da şunları gösterir:
a) Suçun niteliği ve miktarı,
b) Suçun ve suçluluğun nedenleri,
c) Ceza hukukunun gelişmesi ve ceza adaletinin yerine
getirilmesi,
d) Suçun özellikleri,
e) Suçun ıslahı,
f) Suçluluk biçimleri,
g) Suçun sosyal değişme etkileri.
Geniş anlamda kriminoloji iki büyük gruba ayrılır. Birinci
büyük grupta aşağıdaki alt gruplar yer almaktadır.
a) Suç Antropolojisi: Bu dal suçluyu, organik yapısı
bakımından inceler ve verasete ilişkin biyolojik,
anatomik ve fizyolojik etmenleri söz konusu eder.
b) Suç Psikolojisi: Suçun oluşmasına neden olan ya da
gelişmesini sonuçlayan ruhi olayları, mekanizmaları
inceler.
c) Suç sosyolojisi: Suçu sosyal bir olay olarak ele alır;
sosyal kimlik taşıyan ve suça sebep olan etmenleri
araştırır.
d) Suç Psikiyatrisi: Anormal ve akıl hastası suçluları
inceler; akıl hastaları ile suç arasındaki ilişkileri
belirler.
e) Penoloji: Cezaların ve güvenlik tedbirlerinin menşe
ve gelişmelerini açıklar, bunların ne derece etkili
olduklarını araştırır.
İkinci büyük grubu Uygulayıcı Kriminoloji
oluşturmaktadır.
a) Suç Siyaseti: Suçları önlemek için devletin yerine
getirmesi gereken faaliyetlerden söz eder.
b) Suç Profilaksisi: Toplumun; suçluluğun sosyal,
ekonomik etmenlerini önlemek ya da azaltmak veya
yok etmek için başvurduğu bütün araçları inceleyen
bilgi dalıdır.
c) Kriminalistik ya da Bilimsel Polis: Suçluların ortaya
çıkarılmasını sağlamak için başvurulan fenni araçları
inceler.

Suçu Açıklayan Kuramlar

Sapkın davranışların nedenlerini açıklayan yaklaşımlar
toplumlar arasında, hatta aynı toplum içerisindeki küçük
gruplar arasında farklılık gösterdiği gibi geçmişten
günümüze kadar da çeşitlilik göstermiştir.
Biyolojik Kuramlar;
İnsanların suç işleme eğilimleri ve bunların nedenleri
geçmişten beri cevabı aranan bir soru olmuştur. Geçmiş
yüzyıllarda bir kısım araştırmacı, bazı insanların biyolojik
olarak suçlu olduğuna inanıyorlardı. Bu suçlu tiplerinin
evrim teorisinin etkisiyle anatomik özelliklerine göre
belirlenebileceğini düşünüyorlardı. Hatta bazı bilim
adamları insanların fiziksel yapısına göre suça eğilimli
olup olmadıklarının belirlenebileceğini belirtmişlerdir.
İnsanların fiziksel yapısına göre hangi özellikteki
insanların hangi tip suçları işleyeceğine ilişkin
araştırmalar yapılmıştır.
Psikolojik Kuramlar;
Psikolojik kuramlar sapkınlığın açıklanması için kişilik
tipleri üzerinde yoğunlaşmaya dayanmaktadır. Bu kurama
göre bireyler engellenmişlikle başa çıkabilme, kültürel
norm ve değerlerle olumlu bir biçimde kendini
özdeşleştirebilme becerisine sahiptirler. Hem biyolojik
hem de psikolojik kuramlar sapkın davranışların
toplumdan değil; bireyde yanlış olan bir şeylerden
kaynaklandığını varsaymaktadır. Bu yaklaşımlarda suçun,
bireyin kontrolü dışında ya bedeninde ya da zihninde
yerleşik olan etkenlerce çıkarıldığı düşünülmektedir. Suçu
açıklayan biyolojik ve psikolojik kuramlar pozitivisttir.
Psikolojik kuramların açıklayıcılığı kısıtlıdır. Çünkü
birçok suç, normal kabul edilen bireyler tarafından
işlenmektedir. Dolayısıyla sapmanın toplumsal boyutunu
ihmal eden her türlü kuram eksik kalacaktır.
Sosyolojik Kuramlar;
Suçu açıklayan bu kuram içerisinde; fonksiyonalist
kuramlar, alt kültür kuramları, etkileşimci kuramlar,
çatışma kuramları ve kontrol kuramları yer almaktadır.
Bu kuramların ortak yönleri şöyle açıklanabilir:
a) Suç bütün toplumlarda görülür ve toplumsal açıdan
yararlı olabilen fonksiyonları vardır. Bu fonksiyonlar
çözümlendiğinde suç daha iyi anlaşılabilecektir.
b) Suç çatışmaya bağlıdır. Sosyal tabakalar, çıkarlar ve
özellikle ekonomik çıkarlarla ilişkilidir.
c) Toplumun içindeki gerilim, zorlanma ve stresle
ilgilidir.
d) Modern kent yaşamıyla güçlü biçimde ilişkilidir.
e) Suç günlük yaşam durumlarında öğrenilir.
f) Grup değerlerine ve yasalarına uyma ilkesine
bağlılığın azlığından kaynaklanır.
Fonksiyonalist Kuramlar;
Sapmaya ilişkin çözümlemesine bireyden çok bir bütün
olarak toplumdan başlar ve sapmanın kaynaklarını
toplumun doğasında arar. Toplumsal durumlar birey
üzerinde baskı yoluyla bireyi sapma davranışına yöneltir.
Bu yaklaşım kültüre ve sosyal yapıya olan güçlü
vurgusuyla oldukça sosyolojik niteliktedir. Fonksiyonalist
kuramı savunan bazı kuramcılar sapmayı bütün
toplumların gerekli bir parçası olarak görmüşlerdir. Polis
ve mahkemeler gibi sosyal kontrol mekanizmalarını
gerekli bulurken belirli düzeyde sapmanın olumlu
fonksiyonları olacağını da savunmuşlardır.
Fonksiyonalist Kuramlar;
a. Durkheim’ın Kuramı
b. Merton’un Yapısal Gerilim Kuramlarını
kapsamaktadır.
Etkileşimci Kuramlar;
Bu kuramda sorulan temel soru ‘’davranışın ilk kez nasıl
sapkın diye tanımlandığı ve neden belirgin gruplar sapkın
diye etiketlenirken ötekilerinin böyle etiketlenmediğidir’’
Bu kurama göre sapkınlığın gerçek yapısını anlamak için,
sapkın olarak etiketlenmenin nedenlerinin ortaya
çıkarılması gerektiğidir.
Bu kurama göre suçla ilgili birincil ve ikincil sapma
ayrımı yapılması gerektiği düşünülmektedir. Birincil
sapma bireyin normları ihlal ederek toplumda sapkın
olarak görüldüğü ancak bireyin kendisi için sapkın
etiketini benimsemediği durumu ifade eder. İkincil sapma,
sapkınlık iddiasını ve etiketini kişinin içselleştirmesidir.
Etkileşimci kuramlar;
a) Etiketleme (yaftalama) Kuramı
b) Chicago Yaklaşımı
c) Sosyal Öğrenme Kuramları
gibi kuramları kapsamaktadır.
Çatışma Kuramları;
Çatışma kuramının temel motifi, sosyal ve ekonomik
gücün suça etkileri, kişi ve grupların davranışlarını
belirleme ve kontrol etme yeteneğini tanımlamaktadır. Bu
kurama göre adaletsiz güç dağılımı çatışmayı yaratır ve
çatışma güç için rekabette köklenmiştir. Çatışma kuramına
göre suç kavramı güçlüler tarafından tanımlanmıştır.
a) Yeni kriminoloji
b) Sol gerçeklik
Kontrol Kuramı;
Kontrol kuramları bazı kaynaklarda ‘’sosyal bağlantı’’
kuramları olarak gruplandırılmıştır. Bu kuramlarla ilgili
çalışmalar aşağıda sıralanmıştır.
a) Nye’nin kontrol kuramı.
b) Travis Hirschi’nin sosyal kontrol kuramı.
c) Sağ gerçekçilik.
d) Kırık camlar kuramı.

Suç ve Türleri

Suçlar altı başlık altında aşağıdaki gibi sıralanmıştır.
a) Şiddet suçları: Bir başka bireyin bedenine zarar
veren veya zarar verme tehdidinde olan suçlardır.
b) Mala yönelik suçlar: Bir bireyi malından mahrum
etmeye yönelik suçları kapsar.
c) Uyuşturucu suçları: Bu suçlar bağımlılık yapan
zararlı maddelere sahip olmayı veya onların satışını
yapmayı içermektedir.
d) Çocuk suçluluğu: Kriminolojideki önemli suçlardan
biridir.
e) Diğer tüm suçlar: Bu başlık altında yasadışı kumar,
fahişelik, sarhoşluk, başıboş gezme gibi mağduru
olmayan suçları içermektedir. Bunun yanı sıra
mağdurlu suçlar ,iftiracılık, kalpazanlık ve yalancı
tanıklık da bu kategorideki suçlara dahildir.
Profesyonel Suçlar;
Yasal olmayan faaliyetlerin bir meslek haline gelmesini
ifade eden suçlardır. Bu suçu işleyen suçlular yaptıkları
suç faaliyetleri üzerinde uzmanlaşırlar. Bu suçu işleyen
gruptaki bireyler suçla ilgili teknik vasıfları öğrenerek işin
önemli bir parçasını oluştururlar.
Organize Suçlar;
Organize suçun erişimi dünyanın pek çok ülkesinde
hissedilmektedir, ancak tarihsel olarak birkaç ülkede
özellikle güçlü olmuştur. Amerika’da organize suç,
otomobil sanayii gibi önemli geleneksel sektörlerin
hepsine rakip olabilecek kadar büyük bir iştir. Ulusal ve
yerel suç örgütleri, kitle tüketimi için yasadışı mal ve
hizmetler sağlarlar. Yasadışı at yarışları, piyangolar ve
spor karşılaşmaları ABD’de örgütlü suçun en büyük
kazanç kaynağıdır.
Organize suçların en belirgin özellikleri gizlilik, şiddet,
yolsuzluk, süreklilik ve hızlı değişime ayak
uydurabilmektir. Kaçakçılık, yasadışı kumar oynatmak,
uyuşturucu ticareti, fuhuş, büyük ölçekli hırsızlıklar ve
koruma için para haraç almak organize suçlara örnek
olarak verilebilir.
Bazı ülkelerde organize suç yapısal farklılıklar
gösterebilmektedir. Örneğin İtalya ve Amerika’daki mafya
tipi Almanya’da aynı biçimde ortaya çıkmamaktadır.
Beyaz Yakalı Suçlar;
Orta, ya da orta üstü sınıflar tarafından işlenen suçlardır.
Vergi kaçırma, yasadışı satışlar, menkul ve gayrimenkul
sahtekârlığı, zimmete para geçirme, tehlikeli ürünlerin
üretim ve satışı ve yasadışı olarak çevreyi kirletmenin yanı
sıra doğrudan hırsızlık gibi pek çok suç beyaz yakalı
suçlar kapsamında değerlendirilmektedir.
Siber Suç
Diğer bir adıyla ‘’bilim suçu’’ olarak tanımlanan siber suç,
‘’internet ve bilgisayar kullanılarak gerçekleştirilen
yasadışı eylemleri kapsamaktadır.
Teknolojiye dayanarak işlenen dokuz tür suç
bulunmaktadır. Bunlar:
a) Telekomünikasyon sistemlerine yasadışı biçimde
girilmesi,
b) Bilgisayara dayalı sistemleri kırmak ve bilgisayar
virüsleriyle ciddi güvenlik sorunlarının
oluşturulması,
c) Telekomünikasyon hizmetleri üzerinden hırsızlık ve
yasadışı işlerin yürütülmesi,
d) Yazılım, film ve CD gibi malzemelerin
kopyalanması ile telif haklarının çiğnenmesi,
e) Siber uzayda pornografi ve şiddet içerikli yayınların
yapılması,
f) Tele pazarlama sahtekârlıklarının yapılması,
g) Elektronik fon transferleri suçları,
h) Geliştirilmiş şifre çözme sistemleri ve yüksek hızlı
veri transferleri ile yasa uygulayıcı kuruluşların suç
etkinlikleri hakkındaki bilgilerine ulaşılmasıdır.

                                                         

                                                       


 

Post Author: Root

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir